Ana içeriğe atla

ATEİZM-DEİZM YÖNELİMİ


Soru:

Son zamanlarda yaratıcıyı inkar eden ateizm ve "bir yaratıcı var, ama dinler uydurma" diyen deizm akımları çok fazla konuşulur oldu. Kamuoyu yoklamalarında ülkemiz nüfusunun en az %5'inin bu iki yönelimden birinde olduğu ve gençlerde bu oranın daha da yükseldiği görülüyor. Sizce bunun sebebi nedir?

Cevap:

Böyle bir yönelimin olduğu açık. Bunun sonucu dindar kesimde oluşan tedirginlik de ortada. Ancak burada bazı temel noktaları atladığımızı düşünüyorum.

Öncelikle şunu hatırlamak lazım ki, ateizm eski bir terim sayılabilir ama, deizm tanımı son zamanlarda gündeme girdi. O yüzden de yeni bir akımmış gibi algılanıyor. Oysa ateistler gibi deistler de tarih boyunca vardı. Belirli bir isimleri yoktu sadece. Örneğin 30-40 yıl öncesinde de "Yaratıcıyı inkar etmiyorum ama dini konular ilgimi çekmiyor." diyenler epey çoktu.

Şimdilerde ise bu insanlar, yaşam biçimlerine felsefî bir anlam katan 'deizm' tanımını sevdiler ve yaşam tarzlarına bir ideoloji havası verdiği için çok kullanıyorlar. Ayrıca bu isimlendirmeler sayesinde, kendileri gibi düşünen kişilerle bir 'izm' etrafında buluşmak, birbirini manen desteklemek, onlara manen güç veriyor.

Soru:

Yani deizm bir ideoloji değil de, hayat tarzı mıdır?

Cevap:

Çoğunlukla öyle. Deist yaklaşımın tutarlı bir ideoloji olduğunu söylemek zordur. Rastgele 10 deist bir araya gelseler, 'dinler yalan' dışında hiçbir cümle etrafında fikir birliği sağlayamazlar. Zira deizm temelde bir inşa değil, inkardır. Yani insanı, kainatı ve hayatı anlamlandıran bir ideoloji değil, dinleri reddetmektir. Bu reddedişin şekli ve dozu da kişiye göre farklılık gösterir. O yüzden 'deizmin temelleri' diye bir kitap yazamazsınız. Bir yaratıcıyı kabul etmekle beraber kutsal kitapları eleştirmeniz, deist olmanız için yeterlidir. Buna da ideoloji demek zordur.

Soru:

Peki ateist ve deist yönelimlerin son dönemde özellikle gençler arasında yaygınlaşmasının sebepleri nelerdir?

Cevap:

Buna dair birçok değerlendirme var. Özetlersek:

1-Dinimizi, yaratıcımızı doğru anlayamadık ve anlatamadık.

2-İnancımızı yaşayamadık, hakkıyla temsil edemedik.

3-Dini kullanarak siyaset yapanların bariz hataları, dinin imajına çok zarar verdi.

4-Modern çağın sorunlarına güncel çözümler üretemedik.

Bunların hepsi de bir ölçüde doğru. Ama diğer bir temel nokta gözden kaçırılıyor. Şöyle ki: İman, bir vicdan işidir ve kişisel bir tercihtir. Kişi iman etmek isterse, buna dair delilleri kolayca bulabileceği gibi, inkar etmek isterse de, kendince bazı deliller bulabilir.

Burada 1979'da Nobel ödülü alan ilk Müslüman olan Pakistanlı fizikçi Muhammed Abdüsselam'ın bir sözünü aktarmak isterim: "Kainattaki düzen, inanmak isteyen bir kişi için, bir yaratıcının varlığına delildir ama, inanmak istemeyen bir kişi için de bir yaratıcının gereksizliğine işarettir." Çok önemli bir tespit bence.

Sıkça dile getirilen bir örnek verelim: Sümer yazıtlarındaki dini metinlerin, Tevrat ve Kur'an ile hayli benzer olduğu biliniyor. İşte bu durumu bazıları "Semavi dinler Sümerler'in inançlarından ve efsanelerinden esinlenmiştir." diye yorumlayıp inkarlarına delil olarak kullanıyorlar. Oysa aynı veri, tüm dinlerin aynı kaynaktan geldiği, Sümerler zamanında gelen peygamberlerin de sonraki peygamberlerle aynı gerçekleri tebliğ ettiği şeklinde de yorumlanabilir. Zaten Hz. İbrahim'in Sümerler devrinde yaşadığına dair fikir birliği vardır.

Yani eldeki verileri, herkes istediği yönde yorumlayabilir. O yüzden de dini inkar etmek isteyen bir kişiyi, imana ikna edemezsiniz.

Zaten iman bir gönül işidir ve tercihtir. İman, ispat edilemez. İspat edilebilse iman olmaz zaten, bilgi olur. İmani konuları ispat ettiklerini iddia edenlerin, biraz çarpıtma yaptıklarını düşünüyorum. İman izah edilebilir sadece, sonra da isteyen inanır, isteyen inkar eder. Dolayısıyla kimseye "neden inanıyorsun" ya da "neden inanmıyorsun" diye yüklenmeye hakkımız yok.

Soru:

Peki bir genç neden yaratıcıyı veya dini inkar etmek ister?

Cevap:

Gençlerin çoğunda, henüz hayatın darbeleriyle törpülenmemiş bir gurur olması, bunun bir sebebi olabilir. Böyleleri, bir otoriteyi kabul edip ona boyun eğmek istemeyebilirler. Bazıları da gençlik çağında haram-helal demeden keyifli bir hayat yaşamak, bu esnada da vicdan azabı duymamak isteyebilir. Bu iki sebep de birbiriyle ilintili tabii.

Mesela günümüzde modern ailelerin çoğu, çocuklarını kontrol ederek eğitmek yerine, şartsız biçimde destekleyip serbest bırakmayı tercih ediyorlar. Bu da, içi boş bir özgüvene sahip, otoriteye itaat etmekten hoşlanmayan gençleri sonuç veriyor. Anne-babasına saygı duymadan yetişen bir genç ise, öğretmenine de, yöneticisine de, peygamberine de saygı duymayıp, kolayca isyan ve inkar edebiliyor. Temel sorun burada bence.

Yani günümüzün modern çocuk yetiştirme biçimi, isyankar bir nesli netice veriyor. "Anne-babamı yok saymıyorum, ama bana karışamazlar." diyen gençlerin, konu din olunca "Yaratıcıyı yok saymıyorum, ama bana karışamaz." demeleri, gayet normal.

Unutmayalım ki iman, sadece kabullenmek değil, benimsemektir de. Mesela bir çocuğun kendi babasını bilmesi başkadır, onun sözünü dinlemesi başkadır. Babasıyla zıtlaşan, onu eleştiren ve önemsemeyen bir gencin, onun kendi babasının olduğunu kabul etmesi, bir anlam taşımaz. Ateist ve deistlerin inkarları da bu tarzdadır çoğu kez. Bir yaratıcının olduğunu hisseder, hatta için için bilirler. Ama onu yok farz etmek, önemsememek, hayatlarını kendi kafalarına göre yaşamak isterler.

Üstelik günümüzde bir genç, modern hayatın sunduğu lezzetlerle sürekli yüz yüze kalıyor. Her türlü günaha kolayca girebiliyor. Kimseye görünmeden evine içki ısmarlayabiliyor, her türlü uyuşturucuya erişebiliyor, sanal veya gerçek cinselliği serbestçe yaşayabiliyor, bahis veya kumar işlerine girebiliyor. Neredeyse hiçbir engelle karşılaşmadan, tüm günahları tadarak keyfince yaşayabiliyor. Ve tabii ki her günahın kısa vadede lezzeti de var. Üstelik çoğu günah bir ölçüde bağımlılık da yapıyor. Böylece genç giderek öyle bir noktaya varıyor ki, günahlar hayatının ayrılmaz bir parçası haline geliyor.

Ama bu arada vicdanı susmuyor, onu sürekli rahatsız ediyor. "Günaha daldın gittin. Bu gidişle Cehennem'i boylayacaksın." diye uyarıyor. Bu şekilde sürekli vicdan azabı ile yaşamak ise mümkün değildir, insana acı verir. Bu iç çelişki yüzünden bazıları tövbe edip dönüyorlar ama, bir kısmı da dini tümden inkar etmek istiyorlar. İnkar edip vicdan azabından, iç çelişkiden kurtulmayı, o bohem hayatı 'dibine kadar' yaşamayı seçiyorlar.

Ve eğer zamanla "inkar etmeliyim" yönelimi ağır basarsa, kişi bunu destekleyecek delilleri bolca bulabiliyor da. Neredeyse 'dinsizlik dini'ni yaymak amacıyla hazırlanmış bir sürü internet sitesi var, bilirsiniz. Ama ilginçtir ki, ateist-deist eleştirilerin cevapları da bulunabileceği halde, o cevaplar okunmuyor pek.

Hatta eğer genç bazı dini eserleri okusa bile, gerçekten anlamak ve inanmak için değil, eleştirmek ve inkar etmek için okuduğundan dolayı, fayda görmüyor. Nitekim bu inceliğe Kur'an'da da işaretler vardır. Birçok ayette, Kur'an'dan faydalanmak için Allah'a inanmak ve samimiyetle ona yönelmek gibi şartların gerektiği vurgulanmıştır.

Yani bu kişilerin büyük çoğunluğu, akıl ve mantık yürütmeyle, gerçeği bulma arzusuyla hareket edip de dinden çıkmıyorlar. İnkar edince hür ve mutlu olacaklarını, hayatı keyiflerince, dolu dolu yaşayacaklarını zannediyor ve inkarı tercih ediyorlar. Ha, bunların bir kısmı tümden inkara gidip ateist oluyor, bazısı ise yaratıcıyı da inkar etmeyi göze alamayıp, "Bir yaratıcı var ama bize karışmaz. Dinler de saçmalıklarla dolu zaten." deyip deist oluyor. Az bir fark var ama temel yaklaşım aynı.

Bir süre ateist olup da sonradan İslam'a dönen kişilerin "Nasıl müslüman oldum?" konulu sohbetlerini çok dinlemişimdir. Eskiden zannederdim ki "Aklıma takılan bazı soruları cevaplayamadığım için ateist olmuştum. Ama filan kitapta cevapları bulunca dine döndüm." diyecekler. Bir kez bile böyle bir açıklama duymadım. Hemen hepsi şöyle bir süreç anlattılar: "Üniversite yıllarımda inancımı sorgulamaya başladım. Kuralsız yaşamak da hoşuma gitti. Giderek ateist oldum. Sonra bu yolda bir hayır olmadığını gördüm. Ölümün de çok yakın olabileceğini fark ettim. Kur'an'ı başka bir gözle okudum ve dine döndüm."

Özetle, kalben inanmak istemeyen bir kişiyi, biz zorla imana getiremeyiz. "Sen sevdiğini hidayet edemezsin. Ancak Allah dileyeni ve dilediğini hidayet eder." ayetini hiç unutmayalım. Belki de rabbim günümüzdeki gençlerin bazı günahları yaşayıp, o yolda gerçek bir mutluluk olmadığını gördükten sonra dine dönmelerini, böylece dinin kıymetini daha iyi hissetmelerini istemiştir. Zaten düşünürseniz, faraza bir genç nefsinin ve şeytanın tüm telkinlerini yerine getirse, bunun karşılığında, kısa bir lezzet dışında ne bulabilir ki? Beklediği mutluluğa ulaşamadığını, tersine anlamsız bir koşturmacada ömrünü heba ettiğini sonunda anlayacaktır. Gerçeğin, eninde-sonunda açığa çıkmak gibi güzel bir huyu vardır.

Soru:

"Görelim Mevla neyler. Neylerse güzel eyler." diyorsunuz. Size katılıyorum ama, bize düşen görevler de olmalı.

Cevap:

Tabii ki var. Bir kere, en başta andığım maddeleri iyice düşünmek ve çözüm üretmeye çalışmak lazım. Ama en önemlisi şu ki, gerçek mutluluğun imanla mümkün olduğunu, inkarda ise yüzeysel ve kısa bir lezzetle beraber, anlamsızlık, boşluk ve karanlık olduğunu anlatmamız lazım. Ve en önemlisi, bunu bizzat kendi yaşayışımızla göstermemiz gerek. Zira karşısındakine "İman etmek, sıkıntı değil, huzur verir." diyen bir kişi, daha kendi sıkıntılarını çözememiş ise, anlatacakları boşa gidecektir tabii ki.

Soru:

Önce hal dili ile tebliğ etmek lazım yani. Peki sıra sözlü tebliğe geldiğinde, bir ateist veya deist ile nasıl tartışmalıyız?

Cevap:

En önemlisi şu: Asla 'minder dışına' çıkmamalıyız. Zira biz, bir inancı ve davası olan ve bunları izah eden tarafız. Ateist ve deistler ise bir ideoloji inşa etmiyor, inancı red ve inkar etmekle uğraşıyorlar. Bu durumda sadece kendi doğrularımızı anlatmakla yetinmemiz lazım. Onların fikirlerinin yanlış olduğunu ispat etmekle uğraşmak, sonuçsuz ve riskli bir çabadır. Hele hele ayrıntılara dair sordukları her soruya cevap yetiştirmeye çalışmak, boşuna bir gayrettir. Her fırsatta işin temeline dönmek gerek.

Yani, biz bu kainata bakınca muzazzam bir sanat görüyoruz. Bu da kusursuz bir yaratıcıyı gösteriyor. Bu yolla o yaratıcının varlığını ve sıfatlarını anlatmak, bizim temel uğraşımız olmalı. Ayrıca böyle bir yaratıcının tabii ki yarattıklarını başıboş bırakmayacağını, elçiler, kitaplar göndereceğini, sonunda da iyiliklerin ve kötülüklerin karşılığını vereceğini vurgulamalıyız.

Burada aklıma gelmişken, bazı arkadaşların İslam'ı savunmak için çektikleri videolarda, izah ve ispatların ardından ateist ve deistlerle alay eden, hatta onları aşağılayan ifadelerine rastlıyorum. Eğer amaç onların damarlarına basıp daha da dinden uzaklaşmalarını sağlamak ise, yöntem doğru. Ama bu şekilde kimseyi dine ısındıramazsınız. Söyler misiniz, Resulullah hangi inkarcıyla alay etmişti? Veya tüm putları teker teker eleştirip onların ilah olamayacaklarını mı anlatmıştı? Ya da Ebu Cehil'in ne kadar berbat bir insan olduğundan mı bahsetmişti?

Bu dine hizmet etmek, Kur'an'ın ve peygamberin yöntemiyle olur ancak. Yani sadece pozitif bir dille kendi doğrularını anlatmak, 'minder dışına' çıkmamak, ötesini de Allah'a bırakmak lazım. Bu dinin sahibi, bu dini mağlup etmez zaten.

*

Not: Biraz da iğneyi kendimize batıralım. Ateizm ve deizm akımlarının, özellikle internetin yaygınlaşmasından sonra çok daha popüler olduğu açık. Zira insanlar artık din adamlarından duydukları her şeyi sorgusuz kabul etmek yerine internetten araştırabiliyorlar. Ve buldukları gerçekler, öğretilenleri yalanlayabiliyor. Zira dinimizin günümüzdeki hali, Emeviler ve Abbasiler dönemindeki bazı alimlerin yazdıkları kitapların neredeyse sorgusuz kabulü üzerine kurulu. O eserlerde ise epey bol miktarda mantık dışı efsaneler, hayli tutucu bir tavır ve ayrıntılarda boğulma var maalesef. Üstelik o devirden sonra "içtihat kapısı kapalıdır" denilip yeni yorumlar yapmak engellenmiş. Sonuçta da geleneksel İslam, özünden ve gerçekçilikten kopuk bir hale gelmiş durumda. Öyleyse dinimizi hurafelerden ve gereksiz ayrıntılardan temizleyip sade ve mantıklı bir şekle döndürmemiz ve zamanın ihtiyaçlarına uygun yeni yorumlar üretmemiz gerekiyor bence.


Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

KADIN-ERKEK FARKI

Cinsler arasındaki fiziksel farklar, öteden beri tıp bilimi tarafından incelenmiş ve bu konuda birçok eser yazılmıştır. Hatta bazı tıp dalları doğrudan kadın-erkek farkına dayanır; 'Kadın Hastalıkları ve Doğum' gibi. Ama ilginçtir ki, cinsler arasındaki psikolojik farklara dair, bırakın kitabı, bilimsel bir makale bulmak bile çok zordur. Bunun en önemli sebebi, günümüz medeniyetinin 'kadın-erkek eşitliği'ni tartışılmaz bir doğru olarak kabul etmesidir. Ama herkes de gayet iyi bilir ki, erkekler ile kadınlar arasında ruhsal olarak dağlar kadar farklar vardır. Ama ne hikmetse, bu farkları vurgulamak, stand-up gösterilerinde makbuldür de, bilimsel araştırmalarda yasak gibidir. İşte bu tabunun zıddına olarak, bu yazıda cinsler arasındaki psikolojik farklar üzerinde duracağım. Farklılık Sebepleri Öncelikle, insanın bünyesini ve duygularını etkileyen en önemli faktörlerden biri, hormonlardır. Temel cinsiyet hormonları, erkeklerde Testosteron, kadınlarda ise Östrojen ve Pr...

KADINLAR SİZİN TARLANIZDIR

Bakara suresi 223. ayetin meali: "Kadınlarınız sizin tarlanızdır. O halde tarlanıza, dilediğiniz gibi gelin. Kendiniz için önden iyi işler gönderin. Bir de Allah'tan korkun ve bilin ki mutlaka ona kavuşacaksınız. İman edenleri müjdele." Bu ayetin tefsirlerdeki açıklamalarına baktığımızda, genelde şu yorumu görüyoruz: "Kadınlar, çocuk doğurmaları sebebiyle, sizin tarlanız hükmündedirler." İyi de, bu zaten bilinen bir gerçek değil mi? Yani Kur'an böyle tarif etmeseydi, çocukların başka yerde yetiştiğini, leylekler tarafından getirildiğini mi düşünecektik? O zaman neden özellikle ‘tarla’ ifadesi kullanılmış, bunun üzerinde düşünmek lazım. Nedir tarlanın özelliği? Tarla pasiftir, alıcıdır, işlenmesi gerekir. Kendi haline bırakırsanız, yaban otu biter. Ama onu işler ve ekerseniz, ektiğinizin yüz katını verir size. Ve tabii ki bir tarlaya buğday ekip arpa biçmezsiniz. Ne ekerseniz, onu biçersiniz ancak. İşte bu noktalardan, kadın psikolojisine yönelik işaretler...

EŞCİNSELLİK ÜZERİNE

Son yıllarda LGBT hareketinin yaygınlaşması, eşcinsellik konusunu sık sık gündeme taşıyor. O yüzden bu konuya değinmek istedim. Ancak sadece erkek eşcinselliğinden bahsedeceğim. Zira kadınlarda eşcinsellik hem daha nadirdir, hem davranışa etkileri daha az ve perdelidir, hem de evlenince çoğunlukla kaybolur. Konunun tarihçesiyle başlamak adettir. Bu yönelimin ilk çağlardan beri var olduğunu hemen hepimiz biliriz. İlginç olan, çoğumuzun üzerinde konuşmayı ayıp saydığı bu konuda, Kur'an'da birçok yerde açık ifadeler geçmesidir. Demek ki konu, Lut kavmi kadar eski, yok farz edilmeyecek kadar önemli, herhangi bir insanî yanılgı kadar da konuşulabilirmiş. 'Yanılgı' deyince, eşcinselliğin normal mi anormal mi olduğunu en başta ele almak lazım. Gerçi psikolojide neyin normal, neyin anormal olduğuna dair net bir tanım yok ama, somut bilimsel verilerden hareketle normalin ne olduğunu araştıran bir bilim var: Sosyobiyoloji. Bu bilim dalı aslında evrimci bir bakıştan köken alıyor...