Cinsler arasındaki fiziksel farklar, öteden beri tıp bilimi tarafından incelenmiş ve bu konuda birçok eser yazılmıştır. Hatta bazı tıp dalları doğrudan kadın-erkek farkına dayanır; 'Kadın Hastalıkları ve Doğum' gibi. Ama ilginçtir ki, cinsler arasındaki psikolojik farklara dair, bırakın kitabı, bilimsel bir makale bulmak bile çok zordur. Bunun en önemli sebebi, günümüz medeniyetinin 'kadın-erkek eşitliği'ni tartışılmaz bir doğru olarak kabul etmesidir. Ama herkes de gayet iyi bilir ki, erkekler ile kadınlar arasında ruhsal olarak dağlar kadar farklar vardır. Ama ne hikmetse, bu farkları vurgulamak, stand-up gösterilerinde makbuldür de, bilimsel araştırmalarda yasak gibidir. İşte bu tabunun zıddına olarak, bu yazıda cinsler arasındaki psikolojik farklar üzerinde duracağım.
Farklılık Sebepleri
Öncelikle, insanın bünyesini ve duygularını etkileyen en önemli faktörlerden biri, hormonlardır. Temel cinsiyet hormonları, erkeklerde Testosteron, kadınlarda ise Östrojen ve Progesteron'dur. Ana hatları ile söylersek, Testosteron mücadele dürtüsü verirken Östrojen mutluluk hali, Progesteron ise gevşeme yapar. (Azalmaları da tam zıddını tabii.)
Ve şunu da hatırlamak lazım ki, bu hormonlar ergenlik çağından önce de az miktarda salgılandıkları için, diğer faktörlerin de etkisiyle, ergenlikten de önce, daha çocukluk döneminde bile cinsler arasındaki farklar açığa çıkar. Kız çocukları genellikle bebekleriyle oynarlarken, oğlan çocukları, evi savaş meydanına çevirirler.
Komik bir alıntı: Bir tanıdığımın iki oğlu vardı. Üçüncü bir çocuk istediler ve bir de kızları oldu. Sonraki yıllarda "Kız babası olmak nasılmış?" diye soranlara şöyle diyordu: "Ben bu yaşa dek hayvan beslemişim."
Konumuza dönersek, cinsiyet hormonlarına dair önemli bir fark şudur ki, erkek cinsiyet hormonu bir tanedir ve hayli tekdüze biçimde salgılanır. Bunun sonucu da, çok değişmeyen, sabit bir ruh halidir. Kadın cinsiyet hormonları ise hem iki tanedir, hem de sürekli değişen miktarlarda salgılanırlar. Biri azalırken, diğeri artar; ikisi birden artar, ikisi birden azalır vs. Sonuç ise, deniz gibi çalkantılı, neredeyse her günü farklı olan bir ruhsal durumdur.
Bu yüzden erkekler, belli bir ruh halinde devam eden, kadınlar ise sürekli değişen bir yapıya sahiptirler. Yani kadında değişme ve uyum sağlama yeteneği vardır, erkekte ise değişmeme ve yolunda inat etme özelliği.
Ne İsterler?
İşte buradan hareketle, iki cinsin temel ihtiyaçlarını anlayabiliriz: Erkekte düzen ve güç vardır, değişkenlik ve incelik eksiktir. Bunları başkalarında arar. Kadında ise değişkenlik ve incelik vardır ama, düzen ve güç eksiktir. Bunları başkalarında arar.
O yüzden erkekler sürekli yenilik ve macera peşinde koşarlar. Özde tekdüze oldukları için, dış faktörlerle hayatlarını renklendirmek isterler. Kadınlar ise devamlılık ve dayanıklılık için sağlam bir figüre bağlanmak isterler. Dağınıklıktan kurtulmak, çalkantılı ruh halini dengeye oturtmak için, bir erkek figürünün sabit çizgisi etrafında tutarlı ve güvenli bir yapı oluşturmayı arzu ederler.
Bir benzetme yapalım: Bilirsiniz, basit bir çadır için iki temel eleman lazımdır: Direk ve örtü. Çadır direği dümdüz bir odundur. Ne şekilde koyarsanız koyun, ister dikin, ister yatırın, dümdüz bir odundur. Çadır bezi ise her şekle girebilir. Bazen dürülmüş bir bohça, bazen geniş bir yaygı, bazen şekilsiz bir kumaş yığınıdır. Ne zaman ki direği yere diker, üstüne de bezi sererseniz, ikisi bir çadır oluşturur ve işe yarar hale gelirler. Direk, sap gibi ortada kalmaz, bez de işlevsel olur ve dağınıklıktan kurtulur.
Bu örnekte direğin (odun da diyebilirsiniz) ve örtünün hangi cinsleri temsil ettiği gayet açık. Örneğin ayrıntılarını yorumlamayı ise size havale ediyorum.
Konuşma Farkı
İki cins arasında en bilinen farklardan birisi, konuşma potansiyelidir. Kadınlar günde ortalama 20 bin kelime konuşurlarken, erkeklerde bu rakam 7 bin civarındadır. Bunun bir sonucu olarak, ilişkilerde kadının erkeği suskun bulması, erkeğin ise kadının çok konuşmasından şikayet etmesi, yaygın bir durumdur.
Kimileri buna çözüm olarak "Erkekler biraz çok konuşsun, kadınlar da biraz az konuşsun. Dengeyi bulsunlar." derler ama bu, uygulanamayacak bir öneridir. Faraza 13 bin kelimede buluşmayı hedeflediniz diyelim. Bunun olabilmesi için erkeğin konuşmasını iki katına çıkarması, kadının ise üçte ikiye indirmesi gerekir. Böyle bir şeyin mümkün olabileceğini düşünen var mı gerçekten? Hem yaratılıştan gelen farkları, yerinde kullanmak yerine değiştirmeye çalışmak, mantıklı mı?
"Peki bu fark nasıl yerinde kullanılabilir?" derseniz, bu soru pratikte cevabını bulmaktadır zaten. Zira kadınlar konuşma yeteneklerinin önemli bir kısmını arkadaşları ile diyalog (çevreden haberdar olma) ve çocukları ile konuşma (evde iletişimi sağlama) amacıyla kullanırlar. Artan konuşma potansiyelini de eşlerine durum bilgisi aktarmak ve onun beklentilerini öğrenmek konusunda harcarlar. Böylece gayet güzel bir denge kurulmuş olur.
Zaten dikkat ederseniz, konuşma farkının sorun olduğu durumlar, genellikle çocuksuz veya toplumdan kopuk çiftler için geçerlidir. Yani ‘normal' bir ailede konuşma konusunda ciddi bir sorun pek çıkmaz.
Düşünmek Ve Konuşmak
Konuşmaya dair önemli bir farkı da ayrıca ele alalım: 'Erkek düşünerek konuşur, kadın ise konuşarak düşünür.' Yani erkek, okudukları ve tecrübeleri ışığında bir fikre varıp sonra da onu ifade eder. Kadın ise bir fikir oluşturmak, bir karara varmak için konuşur. Hissettiklerini açar, karşıdakinden yorum alır, o yorumu da yorumlar, yine karşıdan değerlendirme alır, böylece bir sonuca varır.
O yüzden kadınlar konuştukça fikirlerini değiştirebilirler. Erkeklerin ise konuşma-tartışma ile fikir değiştirdikleri pek görülmez. Hatta iyice zıtlaşabilirler. Yani eğer bir kadının fikirlerini değiştirmek istiyorsanız, onunla konuşun. Sözleriniz mutlaka etki edecektir. Bir erkeğin fikrini değiştirmek istiyorsanız da, ona kitap hediye edin; konuşacaksanız da asla tartışmaya girmeyin.
Görev Dağılımı
Değineceğim bir konu da "Ailede kimin sözü geçmeli?" konusudur. Buna hızlı bir cevap için 'perde-gazete' örneği veririm.
Bir çift düşünün. Evlerine yeni yerleşiyorlar. Halledilecek birçok konu var ama, en basit ikisini ele alalım. 1: Evin perdeleri ne renk olacak? 2: Eve hangi gazete alınacak?
Hepimiz de biliyoruz ki, erkek eve hangi gazetenin alınacağına karar vermek ister, kadın ise perdelerin rengine. Hatta diğer şıkla hiç ilgilenmezler bile.
Gördüğünüz gibi Allah iki cinsin ilgi alanlarını farklı yarattığı için, her birey kendi ilgi alanında karar verici olmak ister ve diğer sahadaki kararları eşine bırakır. Yani doğal bir iş bölümü vardır zaten. O yüzden, iyi işleyen bir evlilikte, çiftlerin ikisi de 'eşlerini kendilerinin idare ettiğini' söylerler. Zira önemsedikleri ve karar sahibi olmak istedikleri konular tamamen farklıdır ve genellikle de eşleri o konulara hiç karışmaz.
İtaat mi Sevgi mi?
Az önce "Ailede kimin sözü geçmeli?" konusunu ele aldım ama, bu biraz erkek kafasıyla oldu, sonradan fark ettim. Ne demek istediğimi bir test önerisiyle açayım:
Soru şu: "Hayatınızdaki kişilerin sizi sevmeleri mi daha önemli, sözünüzü dinlemeleri mi?"
Bu soruya hemen tüm erkeklerden "Beni sevmezlerse sevmesinler, umurumda değil. Sözümü dinleyip itaat etsinler, yeter." cevabını aldım. Hemen tüm kadınlar da "Sevsinler tabii. En önemlisi o." dediler.
Bu durumda erkeklere düşen, kadınlarına, onları sevdiklerini hissettirmektir, kadınlara düşen de erkeklerinin isteklerini olabildiğince yerine getirmeye çalışmaktır.
Kocam Beni Anlamıyor
Önceki konunun hatırlattığı bir klişeye de değinelim. Bana danışan kadınların önemli bir kısmı "Kocam beni anlamıyor." diye şikayet ederler. Ben de bir karşı soru sorarım: "Peki siz kendinizi anlıyor musunuz?" Cevap hep aynıdır: "Hayır. Ben de bazen ne düşündüğümü, ne istediğimi bilemiyorum." O zaman da sorarım: "Peki siz bile kendinizi anlamazken, kocanızın sizi anlamasını nasıl bekleyebilirsiniz?"
Tecrübelerimle vardığım nokta ise şudur ki, kadınların 'anlaşılmak' gibi bir ihtiyaçları yoktur zaten. 'Sevilmek ve desteklenmek' isterler sadece. O zaman başta bahsettiğim şikayet cümlesi şu anlama gelir: "Kocam, sevildiğimi hissetme ihtiyacımı anlamıyor." Bu yoruma tüm kadın danışanlarım katıldı bugüne dek. Erkekler de bilsinler diye yazdım.
Aynen-Ama
Konu konuyu açarken 'onaylama veya itiraz etme' farkına geldik. Hızla özetlersek, kadınlar "evet" demeye programlıdırlar, erkekler ise "hayır" demeye.
İsterseniz gözleyin. Bir sohbette karşısındaki kişinin söylediklerine, kadınların verdikleri cevap çoğu zaman "aynen" kelimesi ile başlar. Erkekler ise genellikle "ama" diye başlayıp tartışmaya kadar gidebilirler. Yani kadınlar başkalarıyla uyumlu olmayı hedeflerken, erkekler çekişmeyi tercih ederler.
Burada bir espriyi hatırladım. Bir söz vardır:
"Erkekler ikiye ayrılır..."
Klasik bir aforizma gibi başlayan bu sözün devamı da şudur:
"Ve maç yaparlar."
Erkeklerin sürekli rekabet ve mücadele istemesini bu kadar güzel tarif eden espri azdır.
Yeri gelmişken, geçenlerde başımdan geçen bir olayı da aktarayım:
Annem ve yeğenimle oturuyorduk.
Yeğenim sordu: "Dayı, sen hangi takımı tutuyorsun?"
"Hiçbirini." dedim.
Anneme sordu: "Anneanne, sen hangi takımı tutuyorsun?"
Annemin cevabı: "Hepsini seviyorum."
Bu sohbet, erkeğin dışlayıcı, kadının kabullenici tavrına dair sevimli bir örnekti.
Sevme Şekli
İki cinsin sevme şekilleri de neredeyse zıt frekanslardadır. Önce bir özet cümle: 'Erkek elde edene kadar sever, kadın elde edildikten sonra sever.'
Yani erkeklerin sevme biçimi, elinde olmayana heveslenmek, onu elde etmeye çalışmaktır. Tutku da denilebilir buna. Elde etmek istediği kadını "Acaba nasıldır?" merakıyla takıntı haline getirmek, hatta onu hayalinde, olmadığı kadar mükemmel algılamak, erkeklerin klasik aşık olma tarzıdır. O yüzden "Öyle kadınlar sevdim ki aslında yoktular." demiş şair. Ama devamında yanılmış bence. Böyle bir sevmek görülmemiş değildir zira. Tersine, erkek aşklarının çoğu böyledir zaten. Tabii böyle bir sevginin, evlilik sonrasında heyecanını kaybetmesine de şaşmamak lazım.
Kadın ise bu konuda daha pratik, tedbirli ve gerçekçidir. "Önce sen sev, sonra ben" sloganı kadınlara aittir. Zaten kadınlar, 'sevilmeyi severler'. Ve karşılarındakinin sevgisinden emin olunca onu benimsemeye başlar, giderek alışır ve zamanla aşık olurlar. Muhtemelen "Evlenmeden önce kocam bana çok biçimsiz gelirdi. Şimdi gözüme çok yakışıklı görünüyor." sözünü çok duymuşsunuzdur. Kadın sevgisi 'alışmak'tan ibarettir zira. Yine "Hele bir evlen, zamanla seversin." sözü de sadece kadınlar için geçerlidir ve onların alışma, uyum sağlama yeteneklerine işaret eder. İşte bu alışma, bir süre sonra onsuz olamama halini alır. O yüzden kocasını çok seven kadınların standart aşk cümlesi "sensiz yaşayamam"dır.
Tek Eşlilik-Çok Eşlilik
Geldik en hassas konuya. Modern yaşam biçiminde tek eşlilik tartışılmaz bir prensip olsa da, dinimizin çok eşliliğe izin veriyor olması, din-modernizm tartışmalarına sebep olabiliyor. O yüzden birkaç cümle söylemek şart.
Önce bir araştırmayı paylaşmak isterim. Bir dönem meme kanseri vakalarında erkeklik hormonu kullanımı hayli yaygındı. İngiltere'de bu tarz bir tedavinin yapıldığı bir klinikte ilginç bir durum gözlenmiş. Meme kanseri sebebiyle erkeklik hormonu kullanan kadınlar, doktorlarına sıklıkla şöyle şikayet etmişler: "Bende garip bir durum gelişti. Bayağı çapkın oldum. Sürekli kocamdan başka erkeklere bakıyorum. Hiç böyle yapmazdım. Ne oldu bana?"
Erkek okurların bunu garip bulmayacaklarını tahmin ediyorum. Zira erkeklik hormonu, kişiyi, var olanla yetinmek yerine yeni heyecanlara yönelten bir etkiye sahiptir. Kadınlık hormonları ise huzur ve devamlılık arayışı verirler. Dolayısıyla kadınların tek eşli, erkeklerin ise çok eşli olmaya yatkın oldukları açıktır.
İsterseniz bir anket yapın. Soru şu: "Her gece başka biriyle beraber olmak ister misiniz?" Siz de tahmin edersiniz ki, erkeklerin çoğu, gözleri parlayarak "Keşke. Nerdeee?" diyecektir. Kadınların ise hemen tamamı "İğrenç!" diye tepki verecektir.
Yine İngiltere'de yapılmış bir anketi de aktarayım. Erişkin erkek ve kadınlara şu soru sorulmuş: "Cinsel yaşantınızla ilgili nasıl bir pişmanlığınız var? Hangi konuda 'keşke' diyorsunuz?" Cevapların hemen tamamı şöyle: Erkekler "keşke daha çok kişiyle beraber olsaydım" derken, kadınlar "keşke sadece bir tek kişiyle beraber olsaydım" demişler.
Bir araştırma da dergiler dünyasından gelsin: Erkek ve kadın dergilerinde yazılan makalelerin konuları listelenmiş. Erkek dergilerindeki yazıların çoğu "Onu nasıl elde edebilirsiniz?" temalı iken, kadın dergilerindeki yazıların çoğu "Onu nasıl elinizde tutabilirsiniz?" üzerine imiş.
Yani erkek için çok eşlilik, kadın içinse tek eşlilik temel bir yönelim, bunu inkar etmenin anlamı yok. Ama modern toplumda erkeğin çok eşli yöneliminin meşru dairede nasıl idare edileceği, ayrı bir konu. Oraya girmiyoruz. Ancak en azından bu doğal yönelimi bilmek, ikili ilişkilerde ortaya çıkan çoğu sorunun altında yatan esas sebebi fark ettirir ve abartılı suçlamaları da, yersiz vicdan azaplarını da önler diye ümit ediyorum.
Sonuç
Görüldüğü gibi, Allah iki cinsi, çoğu konuda birbirine tamamen zıt, ama o sayede de birbirini tamamlar biçimde yaratmıştır. Üstelik el, kol, göz, kulak, böbrek, yürek gibi temel organları aynı olan iki insanı, birkaç hormon aracılığı ile böylesine zıt ama birbirini tamamlar hale getirmek, ne büyük bir sanattır, düşünün. Hayran olmamak mümkün değil.
Ve Allah iki cinsi, birbirini tamamlasınlar diye farklı yarattığına göre, ancak bu farklılığı kabul edip, doğru biçimde kullanmayı bilen kişiler, mutluluğa ulaşabilirler. Farklılıkları yok saymak da, eleştirmek de, boşuna bir gayrettir. Marifet, bu iki zıt kutbu bir araya getirip, mükemmel bütüne ulaşmaktır. Zaten kadınların güzellik ve şefkat, erkeklerin de güç ve otorite özelliği bir araya gelmezse, insan Allah'ı bile hakkıyla tanıyamaz. O yüzden peygamberlerin hepsi erkektir ama, hemen hepsi evlenmiş ve Allah yolunda eşleriyle birlikte yürümüşlerdir.
*
Not-1
Bu yazıyı esas olarak erkekler için yazdığımı belirtmeliyim. Zira:
1-Kadınlar zaten başkalarını anlama konusunda özel bir yeteneğe sahiptirler. Ama görünen o ki, erkekler kadınları hemen hiç anlamıyor, hatta çoğu konuda kendileri gibi zannediyorlar. Bunu düzeltmekte fayda var.
2-Erkekler karmaşık olayları genellemeler yoluyla anlamayı severler. Bu yazıda da çokça genelleme yaptım o yüzden. Oysa kadınlar genellemelerden hiç hoşlanmazlar. "Herkes ayrı ve özeldir. Genellemeler çok anlamsız." derler.
Genellemeler olmasa, bilim diye bir şey olmayacağını hatırlatmakla beraber, doğru bakış açısının, hem genellemeleri, hem de özel durumları hesaba katan bir yaklaşım olduğunu söyleyebiliriz.
Not-2
"Bakış
açınız kadınları pasif ve erkeklerin aynası gibi gösteriyor.
Oysa kocasından farklı çizgide yaşayan birçok kadın var."
denilebilir.
Unutmamak
gerekir ki, burada yazdıklarımız, genellemelerdir. Her
genellemenin de istisnası vardır tabii. Ayrıca 'erkeğinden
etkilenme' sürecinin şartlara bağlı olduğunu da unutmamak lazım.
Örneğin
evlendikten sonra babasıyla ilişkisini yoğun biçimde sürdüren
kadınlar, kocalarından farklı bir çizgide kalmaya devam
edebilirler.
Zira baskın erkek figürü hala baba olarak
kalabilir.
Bunun örneğini çok gördüm. Hatta eğer erkek tutarlı bir çizgi
sunmazsa, ölmüş babasının hayaliyle o figürü dolduran, "babam
olsaydı şöyle yapardı."
diyen kadınlar da tanıdım. Ya da şeyhini erkek figürü olarak
kabullenen, o yüzden kocasından giderek kopan birçok tarikat
mensubu kadın duydum.
Not-3
"Yazdıklarınızın
bilimsel temeli zayıf." denildi.
Fazla teknik ayrıntıya
girmedim, evet. Yoksa yazdıklarımı bilimsel olarak destekleyen
birçok veri daha var. Örneğin 'ayna nöron' konusunu yazmamıştım.
Burada biraz açalım madem.
Ayna
nöronlar, beyinde hayli yaygın olarak bulunan ve görevleri ancak
son yıllarda anlaşılabilmiş hücrelerdir. Bunlar, başka
insanlardan gelen
verileri anlamayı, hatta giderek benimseyip içselleştirmeyi
sağlarlar. Çevreye uyum ve davranış öğrenme konusunda çok
önemli bir rol oynarlar. Ve kadınların beyinlerinde ayna
nöronların erkeklere göre daha fazla sayıda ve daha aktif
olduğunu
gösteren birçok
araştırma
vardır.
Bu da kadınlara hem karşıdakini anlayabilme, empati yapabilme
yeteneği verir, hem de yanındaki kişilerden farkına varmadan
etkilenme, hatta gördüğü davranışları farkında
olmadan taklit
etme özelliği.
Not-4
"Cinsiyetçilik
yapıyorsunuz,
kadınları aşağılıyorsunuz." denildi.
Öncelikle, eğer
kadın-erkek farkını vurgulamak 'cinsiyetçi' bir yaklaşım ise,
'Kadın Hastalıkları' ya da 'Üroloji' bilimleri için de
cinsiyetçi dememiz
gerekir ki anlamsız olur tabii.
Ayrıca
anlattığım hangi özellik veya verdiğim hangi örnek 'kadınları
aşağılama' olarak nitelendirilebilir ki?
Benim burada
yaptığım, sadece herkesin gördüğü
ve
hissettiği farkları vurgulamaktan ibaret. Üstelik
verdiğim örneklere "yok böyle bir şey, hiç rastlamadım"
diyenini de görmedim.
Ve eğer bir kadın, kadınsı özelliklerin vurgulanmasını aşağılama gibi görüyorsa, cinsel kimliğini kabullenme sorunu olabilir diye düşünmek lazım.
Yorumlar
Yorum Gönder