Son yıllarda LGBT hareketinin yaygınlaşması, eşcinsellik konusunu sık sık gündeme taşıyor. O yüzden bu konuya değinmek istedim. Ancak sadece erkek eşcinselliğinden bahsedeceğim. Zira kadınlarda eşcinsellik hem daha nadirdir, hem davranışa etkileri daha az ve perdelidir, hem de evlenince çoğunlukla kaybolur.
Konunun tarihçesiyle başlamak adettir. Bu yönelimin ilk çağlardan beri var olduğunu hemen hepimiz biliriz. İlginç olan, çoğumuzun üzerinde konuşmayı ayıp saydığı bu konuda, Kur'an'da birçok yerde açık ifadeler geçmesidir. Demek ki konu, Lut kavmi kadar eski, yok farz edilmeyecek kadar önemli, herhangi bir insanî yanılgı kadar da konuşulabilirmiş.
'Yanılgı' deyince, eşcinselliğin normal mi anormal mi olduğunu en başta ele almak lazım. Gerçi psikolojide neyin normal, neyin anormal olduğuna dair net bir tanım yok ama, somut bilimsel verilerden hareketle normalin ne olduğunu araştıran bir bilim var: Sosyobiyoloji. Bu bilim dalı aslında evrimci bir bakıştan köken alıyor ama, vardığı bazı sonuçlar dindarları bile şaşırtacak noktalara ulaşıyor. Mesela erkek kıskançlığının doğal olduğu, çok eşliliğin kaçınılmaz ve faydalı olduğu gibi.
Sosyobiyolojik bakışa göre, tüm canlıların ana hedefi, genlerini gelecek nesillere aktarmaktır. Bu yüzden eşcinsellik, üremeye katkı vermediği, hatta engellediği için normal kabul edilmiyor.
Bu bilim dalına, Psikiyatri dünyasının en temel kitabı olan Kaplan's Psychiatry'nin 90'lı yıllardaki baskılarında hayli yer verilmişti. Ama o kitabın günümüzdeki baskılarında bu bölümü bulamazsınız. Anlaşılan "hoşgörü istiyoruz" diyen bazı çevrelerin, farklı fikirlere hoşgörüsüzce baskı yapmalarına kurban gitmiş.
Eşcinselliğin yaygınlığı konusunda rivayetler çeşitli. Bu konuda kapsamlı araştırmalar sadece batı ülkelerinde var. Çıkan yüzdeler ise hayli çelişkili. Erkeklerde %1 yaygınlıktadır diyen yayınlar da var, %5 olduğunu söyleyenler de. Anlaşılan, o ülkelerde bile bu yönelim pek rahat ifade edilmiyor, bir nedenle gizlenebiliyor.
Sebeplerine, biyolojik ve genetik faktörlerle başlayalım: Aslında hepimizin vücudunda karşı cinsin hormonlarının az da olsa bulunduğunu biliyor muydunuz? Zaten öyle olmasaydı, tüm erkekler aşırı sert ve maço, kadınlarsa aşırı kırılgan olurlar ve cinslerin birbirini anlayıp hissetmeleri de mümkün olmazdı. Ancak normalde var olan bu minik yönelimler, genetik veya çevresel bazı faktörlerle oldukça artabilir ve eşcinselliğe yatkın bireyleri netice verebilir.
Hormonlardan bahsetmişken, bir araştırmayı paylaşmak isterim. 2000'li yıllarda Londra'nın içinden geçen Thames nehrinde balık popülasyonunun çok azaldığı görülmüş. Sebepleri incelenince, erkek balıkların dölleme yeteneklerini kaybettikleri fark edilmiş. Bunun sebebi ise Reading Üniversitesi araştırmacıları tarafından bulunmuş. Londra'da doğum kontrol hapı kullanan kadınların idrarlarının kanalizasyondan nehre karışması ile, nehir suyunda yüksek seviyede kadınlık hormonu olduğu, bu yüzden nehirde yaşayan erkek balıkların hormonal değişiklik yaşayıp kısırlaştıkları anlaşılmış.
Buradan hareketle, günümüz dünyasında tükettiğimiz ürünlerden birçok hormon aldığımızı ve bundan epey etkilenebileceğimizi tahmin edebilirsiniz. Nitekim bazı araştırmalar erkeklerde testosteron seviyelerinin ve sperm sayılarının son yüz yılda neredeyse yarı yarıya azaldığını göstermiyor. Dolayısıyla, eşcinselliğin giderek yaygınlaşmasına çok da şaşırmamak lazım.
Genetik yönüne gelirsek: Bu konuda kesin veriler olmasa da, eşyumurta ikizleri üzerine yapılan çalışmalar, eşcinselliğin genetik bir temelinin de olduğunu düşündürüyor. Bu da etik tartışmaları tetikliyor tabii.
Geçenlerde bir meslektaşım telefon etti. Kısa bir girişten sonra "Baksana" dedi, "Biliyorsun, son araştırmalar eşcinselliğin bazı durumlarda neredeyse önlenemez olduğunu gösteriyor. İşin doğuştan gelen genetik bir boyutunun olduğu ortada. Yani bu kişilerin en azından bir kısmı, yaratılışlarında var olan genetik yönelim dolayısıyla o çizgiye sapıyorlar. Oysa biz dini yönden, bunun kabul edilemez olduğunu, hatta ceza gerektirdiğini okuyoruz. Nasıl çözüyorsun bu ikilemi?"
Ona, "Belki garip bir örnek olacak ama" dedim, "biliyorsun, mesela çok eşlilik de erkekler için genetik ve doğal bir yönelimdir."
"Evet." dedi.
"Peki sen çok eşli misin?" diye sordum.
"Tabii ki hayır" dedi.
"Neden?" diye üsteledim, "İçinde böyle bir meyil yok mu? Açık konuş lütfen."
"Var tabii." dedi, "Ama hem eşim buna izin vermez, onu üzmek istemem. Hem de toplumsal kurallar ve kanunlar gibi bir yığın engel var, biliyorsun. O yüzden asla düşünmem."
"Sorunun cevabını kendin vermiş oldun." dedim. "Eşcinsellik de bazı kişiler için genetik bir temelden kaynaklanan, neredeyse zorunlu bir yönelim olabilir ama, o kişilerin bu yönelimlerini kontrol etmeleri beklenebilir."
"Evet ama" dedi, "mesela bilirsin, beyindeki bazı bozukluklar, örneğin temporal epilepsi gibi hastalıklar, kontrolsüz saldırganlıklara yol açabiliyor. Böyle bir hastalığın etkisiyle, bilinçsizce birisini öldüren şahıs ceza görür mü? Görmez. Bünyesel hastalığın etkisiyle bu suçu işlediği tespit edilirse, Ceza Kanununun ilgili maddesine göre cezası ya hafifletilir ya da tamamen affedilir. Buna ne diyeceksin?"
"Peki" dedim, "o hasta, cezası affedildikten sonra bir cinayet daha işlesin diye serbest mi bırakılır, yoksa hastalığı düzelsin diye tedavi mi edilir?"
"İyi de" dedi, "dinen eşcinsellerin öldürülmesine hükmedenler çok. Bu devirde bu hükmü savunabilir miyiz sence?"
"Eşcinsellerin öldürülmesine dair ayet veya hadis bilmiyorum, biliyorsan söyle." dedim, "Sadece bir ayette onlara 'eziyet' edilmesi söylenir, bazı hadislerde de toplumu çok rahatsız edenlerin sürgün edildiği yazar. Öte yandan, mesela Kur'an'da hırsızlık yapanın elinin kesileceği de yazar. Ama çoğu alimler bunun şartlara bağlı olduğunu söyler ve örneğin aç bir çocuğun bir ekmek çalmasına el kesme cezası uygulanmayacağında hemfikirdirler. Bu konuda da tüm faktörleri değerlendirerek mantıklı bir çözüm üretiliebilir."
Geçelim olayın psiko-sosyal yönlerine. Önce çocukluk dönemi ve aile ortamı ile ilgili faktörlere kısaca göz atalım: Bu konuda en çok üzerinde durulan etkenler, annenin kocasına baskın, oğluna da fazla yakın olması ve babanın (hiç yok veya uzakta ya da sorunlu olması yüzünden) oğluna iyi bir örnek oluşturmamasıdır. Tipik bir örnek olarak, örneğin kocasından yana hayal kırıklığı yaşayan ve mutsuz evliliğinin tesellisini, oğluyla paylaşım yapmakta bulan bir anne, hele üstüne bir de babayı oğluna kötülüyor ve dışlıyorsa, tehlike çanları çalıyor demektir.
Ergenliğe geçiş döneminde, sırf meraktan dolayı bu tür bir ilişkiyi denemiş gençlerin de hayli fazla olduğu söylenir. Neredeyse ne yaptığını bilmeden, doktorculuk oynar gibi. Bu tür tecrübeler %10 gibi yüksek oranlarda bulunmuş hatta. Çocukça bir yaramazlık olarak da görülebilir. Ancak esas önemli olan, bundan sonrasıdır. Bu tür bir olayın ardından (bazen de yıllar sonra) "Eyvah, ben ne yapmışım?" sorgulaması yaşanabilir. Bu bunalımı paylaşmayıp kendi kendini yiyip bitirmek, kendini suçlayıp "Yoksa ben ...?" demeye başlamak, bazen zıt bir sonuca götürebilir: "Battı balık yan gider."
Çarpıcı bir örnek: Eşcinsel bir hastam vardı. Özgeçmişini anlatırken, ilkokul yıllarında bağırsak paraziti problemi olduğunu söyledi. Bilirsiniz parazitler makat kaşıntısı yapar. Garip ama, bu kaşıntı giderek delikanlıyı "Yoksa ben 'şey' miyim?" kuşkusuna götürmüş. Sonuç malum. Şaşırmayın, sadece bağırsak paraziti yüzünden cinsel tercihini değiştiren birçok vaka var literatürde; anlattığım olay tek değil. Yani utanıp paylaşmamak, yardım istemeyip kendi kendini yiyip bitirmek, pek çok yerde ayaklara dolanıyor. Bunun önemli bir sebebi de, aile ve arkadaşların bu tip yönelimlere karşı sert ve yaftalayıcı tutumları tabii. Keşke hemen yargılamak yerine anlamaya çalışsak. Ama anlamak zor, yargılamak kolay tabii.
Cinsel özgürlüğün etkilerine gelince: Bu konu çok tartışmalı. Kimileri batıdaki aşırı serbestliğin dejenerasyona sebep olduğunu vurgular, kimileri de doğudaki kapalılığın perde arkasında sapkınlıkları teşvik ettiğini. Aslında iki taraf da haklıdır. Bilirsiniz, bir bitki fazla sulanınca da kurur, susuz kalınca da. Zıt dengesizlikler aynı sonucu verir yani. Eşcinsellik gibi sıra dışı durumlar da aşırı serbestlikle de gelişebilir, aşırı baskı ve kısıtlamayla da.
Hollanda, Danimarka gibi özgürlükçü ülkelerde cinsel serbestliğin ileri boyutlarda olması, normal cinsellikten alınan zevki sıradanlaştırıp, heyecan arayışı ile farklı tarzlar denemeye sevk edebilir. Tersine, cinselliğin bir tabu olarak görülüp perde arkasına itildiği yörelerde de, bu doğal ama bastırılmış heyecanın nerelerde patlayacağı kestirilemez.
Sosyal faktörler konusunda, az önce aktardığım sohbetteki bastırılmış çok eşliliği hatırlayalım. Kimi doğal yönelimler bile toplum baskısı ile kontrol edilebildiğine göre, kamuoyu baskısının ve genel toplumsal yönelimlerin, sosyal bir varlık olan insanın tercihlerini ve bunları ifade etme şeklini etkileyebileceği açık.
Kamuoyu derken de ilk akla gelen, medya oluyor tabii. Sokaktaki insana, neye kızıp neyi seveceğini kim telkin ediyor ki? O zaman TV programlarına bir göz atarsak, şarkı söyleyip göbek atan bazı 'marjinal' tiplerin nasıl sevimli bir imaj ile sunulduğunu fark ederiz. Veya medyanın bazen (güya ibret olsun diye kötüyü teşhir ederken) aslında bilinç altımıza "Bakın, o da 'öyle.' Zaten bu normal bir şey." mesajını verdiği hissedilir. Medyaya savaş açın demiyorum. Ama kendi çocuğunu o tercihle düşünmek bile istemeyenlerin, konu mankeni bir şarkıcı olunca alkış tutması ciddi bir çelişkidir. "Bu adam çok şeker. Ama sen ona benzeme oğlum." demek, neye yarar ki? En azından kendi çevremizde doğru bulduğumuza doğru, yanlış bulduğumuza yanlış dememiz gerekir.
Ama tam bu noktada, klasik bir itiraz gelir:
-Bu onların özel hayatı, kimse karışamaz.
-Özel hayat dört duvar arasında olur. Bazılarının yaptıkları düpedüz genel hayat. Sıra dışı yönelimlerini toplumda uluorta sergilemesinler.
-Nedenmiş? Başkasına zarar vermemek kaydıyla herkes her yaptığında hürdür. Size ne?
-Peki neden çöp evlerde oturan şizofreni hastalarını zorla tedavi ediyorlar?
-Ama onlar komşularını tedirgin ediyorlar.
-Çoğu insanlar da sıradışı cinsel yönelimlerin sergilenmesinden, çocuklarına kötü örnek olacağı endişesiyle rahatsız oluyorlar.
-Öyleyse çocuklarını buna göre eğitsinler.
İşte burada tartışma biter. Zira son cümle haksız değildir ve asıl üzerimize düşen de odur, hele günümüzde.
O zaman çocuklarımız için neler yapabileceğimize bakalım. Zira çoğu konuda son ana kadar, "bize bir şey olmaz" deyip başımızı kuma sokma alışkanlığımız var. Ama eşcinsellik uzaylılarda değil, sizin-bizim çocuklarımızda oluyor. O yüzden tavsiye ediyorum ki:
1- Bu tür hassas konuları yok farz etmeyin ama, kaşınmayan yeri de kaşımayın. Uyanık bir sessizlik ve dengeli müdahaleler gerek.
2- Küçük yaşlardan itibaren giyim, oyuncak seçimi gibi konularda cinsel kimliğin oturmasına yardım edecek yönlendirmeler yapın; cinsiyete göre giydirmek, uygun oyuncaklar almak gibi.
3- Normal gelişim seyrinin belli dönemlerinde, çocuk cinselliği çok merak eder. Merak ettiği konularda onu doğru bilgilendirmek gerekir. Bu konularda çekinip utanmayın. Ve asla unutmayın: Çocuklar öğrenmeye hazır olmadıkları konuları zaten sormazlar. Bir şeyi soruyorlarsa, mutlaka usulünce cevap vermeniz gerekir.
4- Özellikle ergenlik çağında gençlerin kendi cinsinden olan ebeveynle daha fazla vakit geçirip paylaşım içinde olmaları şarttır. "Hanım sen ilgilen, ben çok yorgunum" hastalığına yakalanmış babaların kulakları çınlasın.
5- Aşırı tepkiler ve açıklamasız yasaklar, merak artırır sadece. Konuşmaz ve konuşturmasanız, gencin aklındaki soru işaretleri artarak devam eder. Konuşturun ve sadece anlamaya çalışın, yargılamaya değil.
6- Aile içinde erkeğin saygın konumunun korunması gerek. Aksine, evde anne bariz biçimde baskın, baba da pasif ise, erkek çocuk için kadın figürü imrenilecek bir konuma gelebilir.
Yorumlar
Yorum Gönder