Ana içeriğe atla

PARANOİD MİYİZ?


(Dikkat: Bu yazıda 'Paranoid Kişilik' yapısından bahsedilmektedir, onun en ileri aşaması olan 'Paranoid Psikoz'dan değil. Karıştırılmasın.)

Tıpkı insanlar gibi, milletlerin de kendilerine göre kişiliklere sahip oldukları, öteden beri dile getirilir. Mesela Amerikan toplumu 'borderline, histrionik ve narsisistik' olarak tanımlanır. Yani kimlik karmaşası içinde, görünüşe çok önem veren, yüzeysel, bencil, yeniliklere açık ve özgürlükçü. Bizim toplumumuz için de bir hocamız, 'bağımlı ve epey paranoid' şeklinde tarif yapmıştı. Şu kitaba bir bakalım da, paranoid kişilik nasılmış ve bize uyuyor muymuş, beraber değerlendirelim.

Kitap diyor ki: "Paranoid kişilikte olanlar kendilerine güvenirler ama diğer insanlara güvenmezler. Sürekli çevreden tehdit beklerler. Bu yüzden samimi dostları azdır. O samimi dostlarıyla beraberken, biriktirdikleri duygular yoğun biçimde açığa çıkar. Tutkulu aşıklar olurlar ama aşırı kıskançtırlar. Biraz gergindirler, çabuk öfkelenirler. Tartışmayı ve rekabeti severler. Şakayı ise (hele kendilerine yapıldığında) hiç sevmez, ciddi olmakla övünürler. Çevrede olup-biten olaylar arasında ilişkiler kurar, komplo teorileri oluştururlar. Bazen de hatalı yargılara varır, hezeyan bile üretebilirler. Fikirlerinden kolay kolay vazgeçmezler. Eğer bu özellikler dozunda ve yerinde kullanılırsa, inatçı, cesur ve meraklı yapıları ile başarıya ulaşabilirler. Ama ölçüyü kaçırırlarsa, yoğun ve karmaşık düşüncelerden kurtulabilmek için alkol ve uyuşturucuya yönelebilirler."

Toplumumuza hayli uyuyor, değil mi?

Gerçekten de bizde kimseye güvenmeme, herkesten tehdit bekleme özelliği çok bariz.

Geçenlerde bir karikatür görmüştüm.

Çocuk okuldan gelmiş, annesine öğrendiklerini anlatıyor:

-Anneciğim, bugün derste, 'bizim bizden başka dostumuzun olmadığını' öğrendik.

-Başka yavrum?

-Bir de 'en büyük düşmanımızın kendi içimizde olduğunu'.

Mantığa bakar mısınız? 'Tüm diğer ülkeler bize düşman. En büyük düşman ise içimizde.'

Kıskançlık da toplum olarak tipik bir özelliğimiz zaten. Kıskanç oluşumuzla övünürüz hatta. Bu da uyuyor, başka?

Örneğin ülkemizde birbirini seven iki komşu şehir yok gibidir. Urfa ile Antep birbirine ters bakarlar, Sivas'la Kayseri kavgalıdır, Gümüşhane'yle Bayburt zıttır vs. Bu da paranoid kişiliğin bir özelliği.

"Kimseye güvenip açılmazlar" denilmişti. Yabancılara kendimizi anlatamayışımız, bunun izdüşümü olabilir mi acaba?

Komplo teorileri üretmekte ise üzerimize yok zaten. "Dış güçler bizi kıskanıyor, haince tuzaklarla kuyumuzu kazmaya çalışıyor." "Ülkemizdeki depremleri yabancı şer odakları tetikliyor." Örnekler çok.

Bu gerginliğe dayanamayıp stresimizi atmak için dünyanın en fazla içki ve sigara tüketen, uyuşturucu kullanımının da en hızlı arttığı ülkesi olmamız da biliniyor.

Velhasıl paranoid kişilik, toplumumuza hayli uyuyor yani.

Peki nasıl oluşuyor bu kişilik, onu da okuyalım: "Öz vatanından uzağa göç edenlerde bu tip özellikler sıklıkla ve kısmen de doğal olarak gelişebilir." Gerçekten de tarih boyunca çoğu kavim fazla yer değiştirmemiş. Çinliler, Araplar, Almanlar, Yunanlılar asırlardır hemen aynı topraklarda yaşıyorlar. Ama biz uzun bir göç sonrası Orta Asya'dan gelip tanımadığımız topraklara yerleşmişiz. Sonra da çevremizdeki herkesten kuşkulanır olmuşuz tabii. "Acaba bizi buradan atmaya çalışırlar mı?" Bu durumda biraz şüpheci olmamız normal sayılır.

Başka ne sebep varmış, bakalım: "Kişinin çocukluk çağında ailesi, anne-babası ile mesafeli ve zıt bir ilişki içinde olması da bu kişiliğe zemin hazırlayabilir." Zira zihinde şöyle bir fikir oluşur: "Babama bile güvenmiyorsam, kime güveneceğim ki bu dünyada?" Bu da uydu sanki. Bu ülke, atası olan Osmanlı'ya düşmanlıkla yoğrulmadı mı onlarca yıl? Aslımızı bile inkar edip, hatta ona düşman olunca, diğerleri haydi haydi şüpheli sınıfına girer zaten.

Peki, nasıl toparlanabilir bu kişilik yapısı, ona da bakalım: "Normalde bu kişilikte olanlar, hatalarını kabullenmez, fikirlerini telkin veya eleştiri ile değiştirmezler. Ama ciddi bir kriz yaşadıklarında veya depresyona girdiklerinde, özeleştiri ve değişim mümkün olabilir." Eyvah! Mutlaka ciddi bir kriz veya bela mı gerekiyor?

"Bu değişimin bir yolu, aileye, özellikle ebeveyne yakınlaşmak, onları anlamaya çalışmak, ortak noktaları bulmaktır." Yani Osmanlı'yı iyi ve kötü yönleriyle tanıyıp anlamamız gerekecek. "Bir yöntem de kişinin en çok rahatsız olduğu, sevmediği kişilerin üstüne giderek, onlarla diyalog kurması ve onların 'kendi zannettiği gibi' olmadıklarını görmesidir." Yani zıt fikirdeki insanlarla diyaloğa girmemiz şart. Yapabilir miyiz acaba?

Belki de bu özellikleri değiştirmeye çalışmak yerine doğru yönde kullanmayı başarsak daha uygun olabilir. Zaten asırlarca bu millet, inatçı, gergin ve kavgacı tavrı sayesinde dünyaya meydan okuyup İslam'ın bayraktarlığını yapmamış mı? Rabbim işini biliyor.



Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

KADIN-ERKEK FARKI

Cinsler arasındaki fiziksel farklar, öteden beri tıp bilimi tarafından incelenmiş ve bu konuda birçok eser yazılmıştır. Hatta bazı tıp dalları doğrudan kadın-erkek farkına dayanır; 'Kadın Hastalıkları ve Doğum' gibi. Ama ilginçtir ki, cinsler arasındaki psikolojik farklara dair, bırakın kitabı, bilimsel bir makale bulmak bile çok zordur. Bunun en önemli sebebi, günümüz medeniyetinin 'kadın-erkek eşitliği'ni tartışılmaz bir doğru olarak kabul etmesidir. Ama herkes de gayet iyi bilir ki, erkekler ile kadınlar arasında ruhsal olarak dağlar kadar farklar vardır. Ama ne hikmetse, bu farkları vurgulamak, stand-up gösterilerinde makbuldür de, bilimsel araştırmalarda yasak gibidir. İşte bu tabunun zıddına olarak, bu yazıda cinsler arasındaki psikolojik farklar üzerinde duracağım. Farklılık Sebepleri Öncelikle, insanın bünyesini ve duygularını etkileyen en önemli faktörlerden biri, hormonlardır. Temel cinsiyet hormonları, erkeklerde Testosteron, kadınlarda ise Östrojen ve Pr...

KADINLAR SİZİN TARLANIZDIR

Bakara suresi 223. ayetin meali: "Kadınlarınız sizin tarlanızdır. O halde tarlanıza, dilediğiniz gibi gelin. Kendiniz için önden iyi işler gönderin. Bir de Allah'tan korkun ve bilin ki mutlaka ona kavuşacaksınız. İman edenleri müjdele." Bu ayetin tefsirlerdeki açıklamalarına baktığımızda, genelde şu yorumu görüyoruz: "Kadınlar, çocuk doğurmaları sebebiyle, sizin tarlanız hükmündedirler." İyi de, bu zaten bilinen bir gerçek değil mi? Yani Kur'an böyle tarif etmeseydi, çocukların başka yerde yetiştiğini, leylekler tarafından getirildiğini mi düşünecektik? O zaman neden özellikle ‘tarla’ ifadesi kullanılmış, bunun üzerinde düşünmek lazım. Nedir tarlanın özelliği? Tarla pasiftir, alıcıdır, işlenmesi gerekir. Kendi haline bırakırsanız, yaban otu biter. Ama onu işler ve ekerseniz, ektiğinizin yüz katını verir size. Ve tabii ki bir tarlaya buğday ekip arpa biçmezsiniz. Ne ekerseniz, onu biçersiniz ancak. İşte bu noktalardan, kadın psikolojisine yönelik işaretler...

EŞCİNSELLİK ÜZERİNE

Son yıllarda LGBT hareketinin yaygınlaşması, eşcinsellik konusunu sık sık gündeme taşıyor. O yüzden bu konuya değinmek istedim. Ancak sadece erkek eşcinselliğinden bahsedeceğim. Zira kadınlarda eşcinsellik hem daha nadirdir, hem davranışa etkileri daha az ve perdelidir, hem de evlenince çoğunlukla kaybolur. Konunun tarihçesiyle başlamak adettir. Bu yönelimin ilk çağlardan beri var olduğunu hemen hepimiz biliriz. İlginç olan, çoğumuzun üzerinde konuşmayı ayıp saydığı bu konuda, Kur'an'da birçok yerde açık ifadeler geçmesidir. Demek ki konu, Lut kavmi kadar eski, yok farz edilmeyecek kadar önemli, herhangi bir insanî yanılgı kadar da konuşulabilirmiş. 'Yanılgı' deyince, eşcinselliğin normal mi anormal mi olduğunu en başta ele almak lazım. Gerçi psikolojide neyin normal, neyin anormal olduğuna dair net bir tanım yok ama, somut bilimsel verilerden hareketle normalin ne olduğunu araştıran bir bilim var: Sosyobiyoloji. Bu bilim dalı aslında evrimci bir bakıştan köken alıyor...