Ana içeriğe atla

MÜKEMMEL ÇOCUK YETİŞTİRMENİN KURALLARI


Başlığa takılmayın, aslında ne mükemmel çocuk yetiştirmenin kesin kuralları vardır ve hatta ne de 'mükemmel çocuk' diye bir kavram. Ama sık sık buna benzer başlıklarla yazılmış mucize reçeteler okuruz. Modern psikoloji ekolleri, sık sık değişen fikirlerle, ana-babalara yeni yeni reçeteler sunuyorlar zira.

Freud'dan çok etkilenen 68 kuşağının eğitimcileri "Çocuğu serbest bırakın, her istediğini yapsın, hevesi kalmasın. Hiç azarlamayın, sadece sevgi verin." diyorlardı. Sonuçta ise sabırsız ve sorumsuz bir nesil yetişti. Şimdilerde daha farklı sesler yükseliyor o taraftan: "Çocuğa beklentilerinizi ve görevlerini söyleyin. Hata yaparsa ceza verin, hatta hafifçe dövebilirsiniz bile."

Bu kural karmaşası sebebiyle, üç çocuk babası olarak, çocuk yetiştirmeye dair ipuçlarını kaleme almak istedim. Zaten meslek hayatım bana gösterdi ki, sağlam bir çocuk yetiştirmek, sorunlu bir erişkini düzeltmekten çok daha kolaydır.

ÖNCE KENDİNİZİ DÜZELTİN

Kendini düzeltemeyen, başkasını hiç düzeltemez. Hatta bozar, zarar verir, bilmeden. Bir aile tanıyorum. Çocukları pırıl pırıl, ahlaklı gençler olarak yetiştiler. Özel bir psikoloji eğitimi almadıklarını da biliyordum. Evlerine misafir olduğum bir gün "nasıl böyle mükemmel çocuklar yetiştirdiniz?" diyecek oldum; ama demedim. Zira her şey çok açıktı. Baba samimi bir dindar, anne temiz huylu, fedakar. Evleri gayet sade, baş köşede kitaplar. TV genellikle kapalı. Sohbetler iyilik üzerine. Yalan yok, dedikodu yok. Nasıl çocuklar çıkabilirdi ki böyle bir evden?

Bir psikiyatrist olarak bana sık sık çocuklarını getirir aileler. "Bu çocuk nedense garip davranıyor. Bir tedavi etseniz." Hiç istisnası yok gibidir; odama çocuk girer ve çıkar, sonra aile girer ve kalır. Çoğu durumda asıl sorun ailededir zira. Anne-babanın bariz takıntıları, psikolojik problemleri vardır. Ama bunları görmez, çocuktaki problemleri öne sürerler. Sanki o çocuk o evde yetişmemiştir de, uzaydan gelmiştir. "O kadar da gayret ettik ki, neden böyle oldu bu çocuk bilmem?" havası vardır. Ama biz genellikle aileyi terapiye alırız. Çocuk da zamanla toparlar.

Bunun klasik bir örneği: Bir baba, çocuğunu tedavi için getirmişti. "Doktor bey, çocuğum çok asabi." Oysa babanın bizzat kendisinin kaşı-gözü oynuyordu, kavgaya hazır bir gerginlik içindeydi. "Siz de biraz gerginsiniz sanki." dedim. "Evet ama siz beni bırakın, çocuğu tedavi edin." dedi. Elimde olmadan güldüm. "Sürekli dibinde olduğu, devamlı gözünün içine baktığı babası bu kadar gerginken, çocuğu nasıl sakinleştirebilirim ki?" diye sordum. Sağ olsun, hak verdi. Reçeteyi kendisine yazdım.

Yine İzmit depreminden sonraki yıllarda bir aile, çocuklarının deprem korkusu yaşadığından yakınmışlardı. Onlara ilk sorum: "Peki siz depremden korkuyor musunuz?" oldu. "Evet, hala sürüyor o korku." dediler, "Ama çocuğa belli etmiyoruz." Sordum: "Çocuğunuz aptal mı ki, sizdeki bu korkuyu hissetmeyecek? Hem en güvendiği ve güçlü gördüğü insanlar olan anne-babasının bile korktuğu bir şeyden, çocuğunuzun da korkması doğal değil mi?" Onlar da hak verdiler. Velhasıl "önce kendimize bakalım" diyorum.

TEMEL GÜVENLİ OLMALI

Bir evin sağlamlığını belirleyen en önemli kısmı temeli olduğu gibi, bir çocuğun ruhsal gelişiminde en önemli dönem de hayatının ilk yıllarıdır. Çocuğun zekasının %80'i ilk 7-8 yaşta geliştiği gibi, kişiliği de büyük ölçüde bu dönemde oturur. Hele ilk 2 yıl, çok daha önemlidir ve temel güven duygusunun yerleştiği dönemdir. Bu dönemde çocuğun en büyük ihtiyacı, sürekli ve tutarlı bir sevgidir. En yıpratıcı şey ise, özellikle anne figürünün sürekli değişmesidir. Çocuğunuz isterse bir bakıcı tarafından büyütülsün, yeter ki süreklilik olsun. Bu dönemde çevresindeki kişilerin sürekli değişmesi, ileriki yıllarda çocukta çevreye güvensizlik, içe kapanma gibi sorunların gelişmesini netice verebilir.

Nitekim Filipinler'de yapılan bir saha araştırması, ilk 2 yaşında mutlak sevgi ile yetişen ve emzirilen çocukların, ileride çok daha huzurlu insanlar olduklarını göstermiştir. Çocuğunuzun bilinçli olmadığı o ilk yıllar, aslında bilinçaltının şekillendiği en önemli dönemdir. Bunu unutmayın lütfen.

CENNETTEKİ GAZOZ NEHİRLERİ

Çocuğa kainatın, hayatın ve ölümün anlamına dair temel bilgileri verin. Çocuklar 3-4 yaşlarından itibaren dış dünyanın farkına vardığında "neden, nasıl?" soruları başlar. Ve sizden her konuda, özellikle de ölüm üzerine açıklamalar isterler. "Anne, sen de ölecek misin? Ölünce ne olur? Baba, Allah nerededir?" gibi sorular peş peşe gelir bu dönemde. Çocuğunuzun bütün sorularına onun anlayacağı bir dilde cevap verin. Unutmayın ki, çocuklar öğrenmeye hazır olmadıkları şeyi sormazlar zaten. "Bu yaşta bu konuları anlatmak erken" deyip kaçamak cevap verirseniz, çocukta sebepsiz korkular yeşermeye başlar. Cevabı alınamamış her soru, o minik beyinlerde şüpheler ve problemler doğurur.

Hiç unutmam, küçüklüğümde anneme sormuştum:

-Anne biz ölünce ne olacağız?

-Öbür dünyaya, inşallah Cennet'e gideceğiz yavrum.

-Tamam da, ondan sonra ne olacak? Yani orada ne kadar yaşayacağız?

Annem "Bu çocuk bu yaşta sonsuzluktan anlamaz her halde. Uzun bir zaman söyleyeyim de rahat etsin" diye düşünmüş olsa gerek ki, "Cennette bin yıl yaşayacağız." demişti.

Sevinirim sanmıştı herhalde ama üzülmüştüm.

"İster on yıl, ister bin yıl, sonuçta yok olacaksak ne anlamı var? Ben sonsuzluk istiyorum, yok olmak istemiyorum" demişti o yaştaki zihnim bile.

Siz anlatın çocuklarınıza bildiklerinizi. Hayatın ve ölümün anlamını, dini inançlarınızı usulünce aktarın. Allah'ı, Cenneti öğretin. Özellikle de melekleri unutmayın. Kendilerini koruyan, kollayan, her yerde bulunan iyi varlıklara inanmak, öcülerden, canavarlardan korkan ruhlarına ilaç gibi gelecektir.

Peygamberimizin ve büyük insanların hayatlarını anlatmak da çok önemlidir. Zira büyüyen bir fidan gibi olan çocuk ruhu, kendisine örnek alacağı mükemmel kişiler arar. Siz öyle yüksek kişilikleri çocuğunuzun hayallerine ideal olarak kazımazsanız, uyduruk bir çizgi film kahramanını kendisine rol-model seçebilir.

Ancak dini eğitim verirken abartıya kaçmayın. Çocuğa onun hoşuna gidecek örneklerle ve kaldırabileceği dozda verilmelidir eğitim. Örneğin henüz ergenlik çağına girmemiş bir çocuğa Cehennem'den bahsetmek, en çok yapılan hatalardandır. O masum çocuğun Cehennem'le ne işi var Allah aşkına? Bu tip hatalar bilinç altına yerleşir ve ileri yıllarda dine karşı soğukluk sebebi olabilir. Ergenlik çağına kadar olan dönemde daha ziyade Cennet'i anlatmak, rahmetle müjdelemek lazımdır.

Burada hayal gücünüzden, özellikle çocuğunuzun zevklerinden yararlanabilirsiniz. Mesela büyük kızımın gazoz içmeye bayıldığı dönemlerde ona "Cennet'te gazoz nehirleri vardır. İç iç bitmez." dememden sonra, ölüme bakışı değişmişti. Hatta ölen yakınlarına üzülen erişkinleri bu örnekle teselli etmişti.

HAL DİLİ İLE ANLATMAK

Çocukları asıl eğiten, ebeveynin konuşmaları değil, halleridir. Önerdiğiniz şeyi sözle anlatmak yerine, halinizle gösterin. Çocuğa "yalan söyleme" deyip ardından hoşlanmadığı biri aradığında "evde yok deyin" demek, sigarayı kötülerken kendisi tüttürmek ne kadar etkili olabilir ki? Veya "Yavrum, kitap oku." diyen bir ebeveyn, kendisi eline kitap almıyorsa, çocuktaki okuma hevesi tabii ki artmaz. Hal ve tavırlarınız, sözlerinizi yalanlamasın lütfen.

Kitap deyince, buna dair bir araştırmayı da aktarayım. Kütüphane olan evlerde büyüyen çocuklarda, ileri yıllarda kitap okuma alışkanlığı bariz biçimde fazla bulunmuş. Hele ebeveyn çocukların önünde kitap okuyorsa, oran çok daha artmış.

Bunun sebebini açacak tıbbi bir bilgi paylaşayım. Beynimizde duyusal algılarla, hatırlamayla, düşünmeyle ilgili nöronlar olduğu gibi, 'ayna nöronlar' denilen bir hücre gurubu da vardır. Bu hücreler, kişinin çevresinde gördüğü davranışları öğrenmesini ve anlamasını sağlar, hatta bilinçsiz biçimde o davranışları taklit etmesine yol açar.

Gözleri sürekli üzerinizde olan küçük çocuklarınızı, hal ve tavırlarınızla, bilmeden ne kadar çok etkilediğinizi biraz düşünün derim.

EBEVEYNİM BENİ ANLAYABİLLİR Mİ?

Çocuğunuzun seviyesine inin. Unutmayın ki, o erişkin olmadı ama siz çocuk oldunuz. Onun yaşlarında neler yaşadığınızı, hissettiğinizi hatırlayıp, ona daha iyi yaklaşabilirsiniz. Yoksa çocuğunuz sizi 'anlamadığı bir dilde konuşan yabancı bir rehber' gibi görebilir. 'İnsanlara akılları seviyesinde konuşmak' bir peygamber tavsiyesidir. Çocuğunuzun sizi anlamasını istiyorsanız, onun anladığı frekanstan yayın yapmalısınız.

En sık rastladığım şeylerden biri, çocukların duygu ve düşüncelerini ebeveynleriyle paylaşmamalarıdır. Çocuk aslında bir yığın sorun yaşamakta, içini şüphe ve korkular kemirmektedir ama, ailesine hiçbir şey anlatmamaktadır. Çünkü anne-babanın tüm yaptığı, "Evladım, bir derdin varsa anlat." demekten ibarettir. Oysa çocuk "Onlar büyük ve olgun. Benim korkularımı anlamazlar. Hatta alay edebilirler." diye düşünüp hislerini paylaşmaz.

Okula gitmek istemeyen bir çocuk getirilmişti bana. Ailesine hiçbir sebep söylemiyordu. Ben çocuğa önce, onun yaşında iken okulla ilgili yaşadığım kendi korkularımı (biraz da abartarak) anlattım. Karanlık okul yolu, çocuk kaçıran çingene söylentileri vs. derken çocuk, "Yok amca, ben onlardan korkmuyorum. Bir arkadaşım beni dövüyor." dedi. Sebep anlaşılmıştı.

Siz de zaman zaman kendinizi onun yerine koyun, kendi çocukluğunuzu da hatırlayıp neler hissettiğini tahmin etmeye çalışın. Ayrıca olabildiğince onun dilinden konuşarak duygularını ifade etmesini sağlayın. Siz bir adım atarsanız o koşarak gelecektir.

"Ben bunu zaten yapıyorum." mu dediniz? Gerçekten mi? Çoğu anne-babanın "ben senin yaşındayken..." diye başlayan konuşmaları, söylediğimin tam zıddı bir havadadır da, ondan tereddüt ettim. O tip konuşmalarda genellikle ana tema, anne-babanın onca zorluk ve yoklukla nasıl kahramanca başa çıktıkları, çocuğun ise bunca imkanların kıymetini bilmeyen sorumsuz, beceriksiz bir haylaz olduğudur zira. Ve çocuğu aşağılayıp özgüvenini kırmaktan başka bir şeye yaramaz. Lütfen bir daha dikkatle okuyun; tavsiye ettiğim şey bunun tam tersi.

AİLENİZE VAKİT AYIRIN

Yata yata büyüyen karpuz bile bakım ister. Sizin aracılığınızla dünyaya gelmiş, sevgiye ve eğitilmeye muhtaç o masum yavruların, günde bir-iki saat olsun, ilginize hakkı vardır tabii ki. Size bel bağlamış çocuğunuzu bırakıp, dünyanın öbür ucundaki olaylarla ilgilenmek, çok saçmadır. Bir futbolcunun ayakkabı numarasını bilip kendi çocuğununkini bilmemek, bir siyasetçinin konuşmalarından anlamlar çıkarıp, çocuğunun sözlerini yarım kulakla dinlemek, komik olmaz mı? Hatta bir yazar arkadaşımın dediği gibi, soru soran çocuğuna "Lütfen beni rahatsız etme, kitap yazıyorum." demek bile (işin içinde yüksek idealler olsa bile) hata değil midir? "Mum dibine ışık vermez" demeyin lütfen, Güneş her yere ışık veriyor.

ŞEFKATİNİZİ YANLIŞ KULLANMAYIN

Evet, şefkat çok güzel bir duygudur ama, dozunu aşmamak ve hatalı kullanmamak kaydı ile. "Aman çocuğum zahmete girmesin. Aman yavrum hiç üzülmesin" diye diye onu davranışlarında tümden serbest bırakmak, ona iyilik değil, kötülük etmektir. 'Çocuk ağlamasın' diye aşı olmasını engellemek, ne kadar yanlış ise, çocuğun her istediğini yapmak da o kadar yanlıştır.

Mesela bir çok aile, zararlı veya ahlak dışı bazı TV programlarını, çocuklarına yasak edemedikleri için yakınırlar. Çünkü çocuk, sevdiği programı seyretmek için ağlayıp sızlamaktadır. "Ben o diziyi çok seviyorum, lütfen anne." Bakın, çocuk ağlar-sızlar her zaman. Sizi sürekli dener. Geri adım attığınız an da, o konu kazanılmış bir hak olur. Oysa küçük çocukların ruhsal yapıları (psikoloji tabiriyle) 'plastik'tir. Siz sağlam durursanız, çocuğunuz kendisini size uydurur, merak etmeyin. Kaldı ki bugün birkaç saat ağlamasın derken, ileride hem onun, hem kendinizin yıllarca ağlamanıza zemin hazırlamış olabilirsiniz.

Çocuğunu üzücü olaylardan kaçırmaya çalışmak da, şefkat hissinin hatalı bir kullanımıdır. "Aile kavgalarından haberi olmasın, ölüm haberlerini duymasın" gibi koruyucu tavırlar, çocuğunuzu gerçek hayata hazırlamaz, tersine, ilerideki hayatında yaşayacağı hayal kırıklıklarına zemin hazırlar sadece. Bir çocuğun hayatın gerçekleri ile yeterince yüzleşmesi, onun geleceğe hazırlanması için en gerekli unsurlardan biridir.

Ve bu hayatın en önemli gerçeklerinden birisi de şudur ki, biz bu dünyanın merkezi değiliz; her şey bizim istediğimiz gibi olmak zorunda değil. Öyleyse çocuğu, 'her istediği yapılan bir prens' gibi yetiştirmekten vazgeçin lütfen.

EŞİNİZLE TUTARLI OLUN

En kötü ruhsal hastalık diyebileceğimiz şizofreninin oluşma sebeplerinden biri de, anne-babanın çocuğa verdikleri mesajların tutarsız olmasıdır. Aynı konuda biri bir şey söyler, diğeri başka şey. Biri bir türlü davranır, diğeri başka türlü. Sonuç, çocukta zihin bölünmesidir. O yüzden eşler önce kendi aralarında belli prensiplerde anlaşmalıdırlar. Çocuk hangi durumda nasıl bir tavırla karşılaşacağını bilmelidir. Buradan da hissedilir ki, aslında iyi çocuk yetiştirmek için önce uyumlu ve mutlu bir evlilik yapmak lazımdır.

KARINIZA SEVGİ GÖSTERİN

Bu başlıkta "eşinizi sevin" demeyip sadece erkeklere seslendim. Zira kadınlar ayna gibidirler; kocaları onlara sevgi gösterdiğinde mutlu olur ve onlar da otomatik olarak kocalarına sevgi gösterirler. Böyle bir ortamda büyüyen çocuklar da mutlu olurlar tabii. O yüzden "Bir erkeğin çocuklarına yapabileceği en büyük iyilik, annelerini sevmektir." denilmiştir. Zira ancak mutlu bir anne, mutlu bir çocuk yetiştirebilir.

GÖREVİNİZİ YAPIN, ÖTESİNE KARIŞMAYIN

Çoğumuz çocuklarımıza verdiğimiz emeğin karşılığını neredeyse zorla alma hevesindeyiz. "İlla ki şöyle biri olmalı." Oysa unutmamak lazım ki, o çocuk bizim malımız değil. Onu biz yaratmadık. Biz sadece onu koruyup eğitmekle görevliyiz. Eğer üstümüze düşeni hakkıyla yapmışsak, ötesi Allah'ın takdiridir. Sonuç odaklı aşırı zorlamalar sıklıkla ters teper ve çocuğun iyice zıt bir çizgiye girmesine yol açabilir. Bu da ebeveynin iyice gerilip daha da yanlış davranmasına sebep olur. Bunun yerine "Ben sana bildiğimce doğruları gösterdim. Artık seçim senin." demek lazımdır, özellikle ergenlik çağında.

Zaten bizim tüm bu önerdiklerimiz, sadece sebeplerdir. Biz görevimizi hakkıyla yapar, görevlerimizi olabildiğince yerine getiririz ama, sonucuna karışamayız. Rabbim diriden ölü de çıkarabilir, ölüden diri de.

O yüzden son tavsiye olarak diyorum ki: Siz görevinizi yapın, bol bol da dua edin, sonucunu ise Allah'a bırakın.


Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

KADIN-ERKEK FARKI

Cinsler arasındaki fiziksel farklar, öteden beri tıp bilimi tarafından incelenmiş ve bu konuda birçok eser yazılmıştır. Hatta bazı tıp dalları doğrudan kadın-erkek farkına dayanır; 'Kadın Hastalıkları ve Doğum' gibi. Ama ilginçtir ki, cinsler arasındaki psikolojik farklara dair, bırakın kitabı, bilimsel bir makale bulmak bile çok zordur. Bunun en önemli sebebi, günümüz medeniyetinin 'kadın-erkek eşitliği'ni tartışılmaz bir doğru olarak kabul etmesidir. Ama herkes de gayet iyi bilir ki, erkekler ile kadınlar arasında ruhsal olarak dağlar kadar farklar vardır. Ama ne hikmetse, bu farkları vurgulamak, stand-up gösterilerinde makbuldür de, bilimsel araştırmalarda yasak gibidir. İşte bu tabunun zıddına olarak, bu yazıda cinsler arasındaki psikolojik farklar üzerinde duracağım. Farklılık Sebepleri Öncelikle, insanın bünyesini ve duygularını etkileyen en önemli faktörlerden biri, hormonlardır. Temel cinsiyet hormonları, erkeklerde Testosteron, kadınlarda ise Östrojen ve Pr...

KADINLAR SİZİN TARLANIZDIR

Bakara suresi 223. ayetin meali: "Kadınlarınız sizin tarlanızdır. O halde tarlanıza, dilediğiniz gibi gelin. Kendiniz için önden iyi işler gönderin. Bir de Allah'tan korkun ve bilin ki mutlaka ona kavuşacaksınız. İman edenleri müjdele." Bu ayetin tefsirlerdeki açıklamalarına baktığımızda, genelde şu yorumu görüyoruz: "Kadınlar, çocuk doğurmaları sebebiyle, sizin tarlanız hükmündedirler." İyi de, bu zaten bilinen bir gerçek değil mi? Yani Kur'an böyle tarif etmeseydi, çocukların başka yerde yetiştiğini, leylekler tarafından getirildiğini mi düşünecektik? O zaman neden özellikle ‘tarla’ ifadesi kullanılmış, bunun üzerinde düşünmek lazım. Nedir tarlanın özelliği? Tarla pasiftir, alıcıdır, işlenmesi gerekir. Kendi haline bırakırsanız, yaban otu biter. Ama onu işler ve ekerseniz, ektiğinizin yüz katını verir size. Ve tabii ki bir tarlaya buğday ekip arpa biçmezsiniz. Ne ekerseniz, onu biçersiniz ancak. İşte bu noktalardan, kadın psikolojisine yönelik işaretler...

EŞCİNSELLİK ÜZERİNE

Son yıllarda LGBT hareketinin yaygınlaşması, eşcinsellik konusunu sık sık gündeme taşıyor. O yüzden bu konuya değinmek istedim. Ancak sadece erkek eşcinselliğinden bahsedeceğim. Zira kadınlarda eşcinsellik hem daha nadirdir, hem davranışa etkileri daha az ve perdelidir, hem de evlenince çoğunlukla kaybolur. Konunun tarihçesiyle başlamak adettir. Bu yönelimin ilk çağlardan beri var olduğunu hemen hepimiz biliriz. İlginç olan, çoğumuzun üzerinde konuşmayı ayıp saydığı bu konuda, Kur'an'da birçok yerde açık ifadeler geçmesidir. Demek ki konu, Lut kavmi kadar eski, yok farz edilmeyecek kadar önemli, herhangi bir insanî yanılgı kadar da konuşulabilirmiş. 'Yanılgı' deyince, eşcinselliğin normal mi anormal mi olduğunu en başta ele almak lazım. Gerçi psikolojide neyin normal, neyin anormal olduğuna dair net bir tanım yok ama, somut bilimsel verilerden hareketle normalin ne olduğunu araştıran bir bilim var: Sosyobiyoloji. Bu bilim dalı aslında evrimci bir bakıştan köken alıyor...