Ortaçağda Avrupa'da akıl hastalarına, özel merkezlerde işkence yapıldığını duymuşsunuzdur. Bugünden o zamana bakıp, “Ne kadar yanlış yapmışlar. İnsanlık dışı bir yöntem.” demek çok kolay tabii. Ama biraz düşününce, olayın farklı bir boyutunun olabileceğini fark ediyoruz..
Neden akıl hastalarına, onları korkutmaya yönelik uygulamalar yapıyorlardı, biraz düşünelim. Klasik cevap, “İçlerindeki kötü ruhları çıkarmak için.” şeklindedir. İyi de, orta çağda kötü ruhlar tarafından ele geçirildiği düşünülen on binlerce kişiyi çıra gibi yakmadılar mı? Akıl hastalarını neden yakmamışlar da, masrafa girip, hastaneler yapmış, özel düzenekler kurup, korkutarak tedavi etmeye çalışmışlar? Biraz mantıksız değil mi? Bunu yapanların hepsi de aptal veya sadist miydi? Hem eğer bu yöntem hiç bir işe yaramamış olsa, bunu yüzyıllarca devam ettirirler miydi? Yoksa gerçekten amaçları o hastaları tedavi etmekti de, ‘korkutma’nın akıl hastalıklarına iyi gelen bir tarafı mı vardı?
Araya bir not eklemem gerek. Bu ifadelerden, işkence türü yaklaşımları hoş gördüğüm anlamı çıkarılmasın. Anlatmaya çalıştığım, saçma ve vahşi bile görünse dahi, her yaygın uygulamanın bir gerçeklik payı olduğundan hareketle, bazı ipuçları bulmaya çalışmak, o kadar.
Konuya dönersek: 'Korkutma'nın akıl hastalıklarına etkisinden bahsedince aklıma, 1999 İzmit depremi sonrasındaki tecrübelerim geldi. O feci olayın ardından çoğu psikiyatrist arkadaş gibi ben de “Eyvah, akıl hastaları bu felaketten sonra iyice bozulurlar.” diye düşünmüştüm. Oysa tam tersi olmuştu. Çoğu hasta deprem sonrasında belirgin bir düzelme göstermişti. O dönemde şaşkınlıkla sorduğum “Nasıl olur?” sorusu, aklımın bir köşesinde kalmıştı hep.
Şimdi anlıyorum ki, muhtemel sebebi şuydu: Daha önce hayali düşmanlarla uğraşan, gerçek dışı hezeyanlarla meşgul olan zihinler, somut tehditlerle, göz önündeki zorluklarla karşılaşınca, hayal dünyasından gerçeğe dönmüşlerdi. “Bir deprem daha olursa evim yıkılır mı?” şeklindeki somut korku, “Uzaylılar bana mesaj mı yolluyor?” hayalinin önüne geçmişti. Yani açık ve net olan korkular, hayali korkuları perdelemiş, ikinci plana atmıştı.
Psikiyatri servis çalışmalarımda, buna benzer başka gözlemlerim de oldu. Gizli düşmanlarının onu öldürmek istediğine dair hezeyanları olan hastalar, servisteki bir başka hasta ile ciddi bir sürtüşme yaşayıp, tehdit hissettikleri zaman, hezeyanlarında hafifleme olurdu. "Çivi çiviyi söker" mantığı yani.
İşte burada Kur'an hakkında çok sorulan bir sorunun cevabı zihnimde belirdi. Hep derler ya: “Neden Allah Kur'an’da insanları sıkça korkutup Cehennem'le tehdit ediyor?” Bunun bir cevabı da şu olsa gerek ki: İnsanları hayali ve anlamsız korkulardan kurtarmak için.
Zira insanın ruhunda korku damarı yaratılıştan var. Her insan mutlaka bir şeyden korkar. Hiç olmazsa, korkmaktan korkar. Öyleyse bu korku damarını doğru yere yönlendirmek gerekir ki, anlamsız konularda harcanmasın. Örneğin kötü arzularına uymaktan, hesap gününde mahcup düşmekten, sonunda da Cehennem azabından korkan (ama hakkıyla korkan) bir kişinin, “Beynime çip takıldı. Uzaylılar beni öldürecek.” türünden anlamsız korkulara harcayacak enerjisi kalmaz tabii ki.
Yani özetle diyebiliriz ki, rabbimiz bizi Kur'an’da tehdit edip korkutuyor ki, asıl korkulması gerekenlerden korkalım, anlamsız hayallerden değil.
Yorumlar
Yorum Gönder