Ana içeriğe atla

GÖĞE ÇIKARMA İLE YERE BATIRMA ARASINDA

Bu yazıda 'melek-şeytan ikileminden bahsedeceğim. Yani bir insanı ya kusursuz bir melek, ya da hain bir şeytan gibi görme yöneliminden. Yaygın bir alışkanlık olarak, insanların iyiler-kötüler diye kategorize edilmesini çok görüyoruz. Hatta, bu zıt değerlendirmeler, farklı zamanlarda aynı kişi için bile olabiliyor. Hayatı, klasik Türk filmleri gibi yaşayan çok kişi var.

Malum, o filmlerde kişi örneğin karısını, önce 'sen bir meleksin' tarzında göğe çıkarırken, tek bir hatasında (hatta çoğunlukla da yanlış anlama sonrası) 'meğer sen bir yılanmışsın' diye yerin dibine batırır. Ve film boyunca da bu iki uç arasında gidiş gelişler tekrarlanır durur.

Oysa kimse ne melektir ne de şeytan; ne simsiyahtır ne de bembeyaz. Hepimiz hataları ve sevaplarıyla grinin değişik tonlarındayız. Ama bu tarz bir mantığı oturtmak zor, melek-şeytan sınıflaması ise çok kolaydır.

Zaten o kolaylık yüzündendir ki, çocuklara yönelik çizgi filmlerde sadece iyiler ve kötüler vardır. İyiler imkanı yok, yanlış bir şey yapmazlar; kötüler ise en ufak bir hayırdan mahrum canavarlardır. Ama hayatın ve insanların gerçekleri, çizgi film basitliğinde değil tabii.

Bir hastamdan örnek vereyim. İlk görüşmede bana eşinin 'tam bir şeytan' olduğunu söylemişti. Anlattığına göre, kendisini hiç desteklememiş, sevmemiş, hep aşağılamış ve zarar vermişti. Bunlara dair bir yığın olaydan bahsetti. Oysa eşi hiç te öyle berbat birine benzemiyordu. Bir miktar ilaç kullanımından sonra ikinci görüşmemizi yaptık. Bu kez de eşi bir melek olmuştu gözünde. Oysa melek gibi de görünmüyordu. Kendisine ilk görüşmede anlattığı şeyleri hatırlatınca da "onları düşünmüyorum artık" demişti, "onu çok seviyorum." Uyarılarım boşa gitti ve "Durum düzelmiştir, teşekkür ederiz." denildi. Bir dahaki gelişinde ise, eşi yine bir şeytan olmuştu. Mantıklı ve ortalama yorumlar yapmayı uzun zaman öğrenemedi maalesef.

Dediğim Türk filmi mantığına çok uyan bir genç hastam daha olmuştu. Bu delikanlı önceleri büyük bir aşkla sevdiği karısının, aslında hayli ahlaksız olduğunu, zaten öteden beri kendisini ezdiğini, hep mutsuz ettiğini, sonunda da muhtemelen kendisini aldattığını anlatıp, onu terk ettiğini söylemişti bana. "Geçmişte hiç güzel günler yaşamadınız mı? Hiç mi iyi tarafı yoktu?" diye sorunca da, "Bir zamanlar hayli iyiydik ama, şimdi anlıyorum ki o sıralarda bile sinsice benim kuyumu kazıyormuş." dedi. İçimden "yakında eşine dönerse şaşırmam." diye geçirdim. Zira yorumları mantıklı değildi. Yaşanmış iyi şeyleri yok sayıyor, kara bir gözlükle sadece kötü yönleri görüyordu. Bu mantıkla kendini uzun süre kandıramazdı. Bir ay sonra geldiğinde mahcup mahcup gülümsedi, "Biz yine bir araya geldik." dedi, "İyiyiz".

Bu göğe çıkarma-yere batırma tarzının örneklerini tüm alanlarda görebiliyoruz. Mesela futbol. Bir takım eğer iyi bir maç çıkarmış ve farklı kazanmış ise, tüm oyuncular övülüyor, teknik direktör bir dahi ilan ediliyor; bir hafta sonra kötü oynanıp maç kaybedilince ise, tüm oyuncuların işe yaramaz olduğu, teknik direktörün de 'beceriksiz bir Alman köylüsü' olduğu yazılıyor, bilirsiniz.

Hele siyasette bu hataya düşmeyen, neredeyse yok gibi. Bir hafta önce genel başkanını göğe çıkarırken, ufak bir sürtüşme sonrasında partisinden istifa edip, aynı kişiyi yerden yere vurmaya başlayanlar çok fazla. Bir şahıs tanımıştım, eski bir siyasetçinin adını duyunca neredeyse sigortası atıyor, öfkeyle atıp tutmaya başlıyordu: "Münafığın tekidir. Bu memleket ne çektiyse ondan çekti, vs." Bu şahsın yıllar önce aynı siyasetçiyi neredeyse evliya gibi gördüğünü, "kurtar bizi" diye peşinden koştuğunu, mitinglerde "sen neredeysen biz oradayız" diye slogan attığını öğrenmek beni hiç şaşırtmadı.

Velhasıl, "Sevdim mi tam severim, sildim mi bir kalemde." diyen bir toplumuz yani. O yüzden "Hatasız kul olmaz, hatamla sev beni." şarkısı çok sevilir ama pek uygulanmaz.

Bu yönelimin sebebine gelelim. Siyah-beyaz tarzının temelleri hayatın ilk yaşlarda atılır ve 'inkar' dediğimiz bir savunma mekanizması ile ilişkilidir. Şöyle ki: Mesela bir çocuk eğer anne-babasını kusursuz görme çağlarında iken, onların ciddi bir yanlışıyla karşılaşırsa (haksız bir dayak gibi) ve eğer bu gördüğü lekeyi kafasındaki kusursuz insan figürüne oturtamazsa, bu üzücü tecrübeyi yok saymaya çalışır. Ama hatıralar yok saymayla yok olmaz. Giderek zihinde o kişi hakkında birbirine zıt iki ayrı imaj oluşmaya başlar. 'İyi ebeveyn' ve 'kötü ebeveyn'. Eğer ailede işler yolunda ise, problem yoksa, kötü taraflar reddedilir, iyi imaj ön plana çıkar. "Benim babam dünyanın en iyi babası" denir. Ama bir sürtüşme zamanında, bilinç altında birikmiş kötü izlenimler topluca bilinç düzeyine çıkıp hakim olurlar ve bu sefer de "kötü baba" ilan edilip, iyi yanları inkar edilir.

Çocuklukta yerleşen bu tutarsızlık, ömür boyu sürebilir. Üstelik sadece ebeveyne karşı değil, tüm insanlarla ilişkilerde etkili olur. Bunu hastalarımın çocukluklarını sorguladığımda çok görüyorum. Maalesef bu sorun, ileri yıllarda bir zihin bölünmesi (şizofreni) gelişmesine bile zemin hazırlayabiliyor.

Bu tip bir süreci önlemek için yapılacak şey ise hayli basit. Anne-babalar hatalı davranışlarda bulunduklarında, bunları yok saymaya, unutturmaya çalışmak yerine "Yaptığım yanlıştı, özür dilerim. Bazen insanlar böyle hatalar yapabilirler. Ben kusursuz değilim zaten." diyebilseler, çocukların zihninde bu tür bölünmeler oluşmaz. Ama bunu gururumuza yedirip yapmadığımız için, toplumumuzda siyah-beyaz mantığı (ya da mantıksızlığı) hayli yoğun biçimde işliyor.

Meşhur siyah-beyaz filmlerimiz bir yana, mesela ulusal tarihimiz, hatasız kahramanlar ve kötü hainlerle doludur. Ortasını bulamazsınız. Kimilerinin iyi yönleri hiç görülmezken, kimilerinin de en ufak bir hatasının bile olmadığı farz edilir. Tabii bu sürecin bir yansıması olarak, toplum içinde keskin bölünmeler olur. Birbirini 'öcü' gibi gören, anlamaya çalışmayan, en ufak bir diyaloğa bile yanaşmayan alt guruplar oluşur. Bizimkiler iyi, onlar kötüdür; her şey bu kadar açık ve basittir (güya).

Bu mantığı, bir dini topluluk içine girmiş insanlarda da görebiliriz. Örneğin hocasını, üstadını, olabilecek en üst makamda hayal eden ve 'her sözünde bir hikmet var, her ne yapsa keramettir' nazarıyla bakanlar, açık hataları bile görmezden gelebiliyorlar. Ya da o kişinin hatalarını görmezden gelmek artık mümkün olmadığında çok büyük bir hayal kırıklığı yaşayıp, yüz seksen derece dönebiliyorlar.

Oysa rabbimiz kitabında "ben hatasızları severim" buyurmuyor, "tövbe edip temizlenenleri severim" buyuruyor. Zira hatasız insan yoktur, olamaz da. Hatta peygamberlerin dahi hataları olmuş ve bazı peygamberler büyük günahların eşiğinden dönmüşlerdir.

Bu konuda peygamberimizin günah işleyen bazı sahabelere karşı sergilediği tavır çok öğreticidir. O böyle bir olayı öğrendiğinde "Mümkün değil, o böyle bir hata yapmış olamaz; kabul edemem. O kusursuzdur." da demezdi, "Bu ne rezalet? Gözüm görmesin onu! Allah affeder, ben affetmem!" şeklinde bir tavır da almazdı. İnsanoğlunun hatasız olmayacağını bilir, hatalara üzülmekle beraber olgunlukla karşılayıp, güzel yönlerinin hatırına o kişiyi affetmeye ve hoş görmeye çalışırdı.

O yüzden derim ki, insanları siyah-beyaz mantığıyla görüp basit kategorilere ayırmaktansa, gri bir resim çizmeye çalışın. Daha az hata yapar, hayal kırıklığı da yaşamazsınız.



Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

KADIN-ERKEK FARKI

Cinsler arasındaki fiziksel farklar, öteden beri tıp bilimi tarafından incelenmiş ve bu konuda birçok eser yazılmıştır. Hatta bazı tıp dalları doğrudan kadın-erkek farkına dayanır; 'Kadın Hastalıkları ve Doğum' gibi. Ama ilginçtir ki, cinsler arasındaki psikolojik farklara dair, bırakın kitabı, bilimsel bir makale bulmak bile çok zordur. Bunun en önemli sebebi, günümüz medeniyetinin 'kadın-erkek eşitliği'ni tartışılmaz bir doğru olarak kabul etmesidir. Ama herkes de gayet iyi bilir ki, erkekler ile kadınlar arasında ruhsal olarak dağlar kadar farklar vardır. Ama ne hikmetse, bu farkları vurgulamak, stand-up gösterilerinde makbuldür de, bilimsel araştırmalarda yasak gibidir. İşte bu tabunun zıddına olarak, bu yazıda cinsler arasındaki psikolojik farklar üzerinde duracağım. Farklılık Sebepleri Öncelikle, insanın bünyesini ve duygularını etkileyen en önemli faktörlerden biri, hormonlardır. Temel cinsiyet hormonları, erkeklerde Testosteron, kadınlarda ise Östrojen ve Pr...

KADINLAR SİZİN TARLANIZDIR

Bakara suresi 223. ayetin meali: "Kadınlarınız sizin tarlanızdır. O halde tarlanıza, dilediğiniz gibi gelin. Kendiniz için önden iyi işler gönderin. Bir de Allah'tan korkun ve bilin ki mutlaka ona kavuşacaksınız. İman edenleri müjdele." Bu ayetin tefsirlerdeki açıklamalarına baktığımızda, genelde şu yorumu görüyoruz: "Kadınlar, çocuk doğurmaları sebebiyle, sizin tarlanız hükmündedirler." İyi de, bu zaten bilinen bir gerçek değil mi? Yani Kur'an böyle tarif etmeseydi, çocukların başka yerde yetiştiğini, leylekler tarafından getirildiğini mi düşünecektik? O zaman neden özellikle ‘tarla’ ifadesi kullanılmış, bunun üzerinde düşünmek lazım. Nedir tarlanın özelliği? Tarla pasiftir, alıcıdır, işlenmesi gerekir. Kendi haline bırakırsanız, yaban otu biter. Ama onu işler ve ekerseniz, ektiğinizin yüz katını verir size. Ve tabii ki bir tarlaya buğday ekip arpa biçmezsiniz. Ne ekerseniz, onu biçersiniz ancak. İşte bu noktalardan, kadın psikolojisine yönelik işaretler...

EŞCİNSELLİK ÜZERİNE

Son yıllarda LGBT hareketinin yaygınlaşması, eşcinsellik konusunu sık sık gündeme taşıyor. O yüzden bu konuya değinmek istedim. Ancak sadece erkek eşcinselliğinden bahsedeceğim. Zira kadınlarda eşcinsellik hem daha nadirdir, hem davranışa etkileri daha az ve perdelidir, hem de evlenince çoğunlukla kaybolur. Konunun tarihçesiyle başlamak adettir. Bu yönelimin ilk çağlardan beri var olduğunu hemen hepimiz biliriz. İlginç olan, çoğumuzun üzerinde konuşmayı ayıp saydığı bu konuda, Kur'an'da birçok yerde açık ifadeler geçmesidir. Demek ki konu, Lut kavmi kadar eski, yok farz edilmeyecek kadar önemli, herhangi bir insanî yanılgı kadar da konuşulabilirmiş. 'Yanılgı' deyince, eşcinselliğin normal mi anormal mi olduğunu en başta ele almak lazım. Gerçi psikolojide neyin normal, neyin anormal olduğuna dair net bir tanım yok ama, somut bilimsel verilerden hareketle normalin ne olduğunu araştıran bir bilim var: Sosyobiyoloji. Bu bilim dalı aslında evrimci bir bakıştan köken alıyor...