Ana içeriğe atla

EVLENMEYİ DÜŞÜNENLERE ÖNERİLER


"İçinizden bekar olanları evlendirin" mealindeki ayeti "evlenmeyi düşünenlere yol gösterin." diye de yorumlayabiliriz diye düşündüm ve bazı tavsiyelerimi kaleme aldım. Yazdıklarım kişisel fikirlerim sayılmaz, hemen her uzmanın katılacağı önerilerdir.

EVLENMEK ŞART MI?

Kimse Robinson Cruzoe değildir. O bile bir dost bulduğunda sevinçten zıplamıştı. Kendi başına da huzurlu bir insan olan, hatta doğrudan rabbine muhatap olabilen peygamberimiz bile, bazen bunaltı hissedip eşine dokunur ve "Benimle konuş Ayşe" dermiş, nakledilir. Bu zorlu sınav dünyasına tek başına gelen insanın en büyük ihtiyacıdır belki de konuşmak, paylaşmak ve yardımlaşmak.

Zaten evlilik, değil bu insanî yönelimleri, barınma, beslenme ve üreme gibi en temel ihtiyaçları bile karşılayan bir kurum olduğu için, her asırda, her kültürde el üstünde tutulmuş, hatta kutsanmıştır.

Gelin görün ki, evlilik en fazla şikayet edilen kurumdur da aynı zamanda. Sıkıntıları olan, ideallerini yakalayamamış kişiler, ilk önce evliliklerinden şikayet ederler. Sanki bekarlıklarında çok mutlularmış gibi, tüm sorunları eşlerine yıkarlar. Olan da gençlere olur. Kafalar karışır: "Evlenmesem mi?"

Siz bakmayın onlara. Hatta bana da bakmayın. Ben de eskiden "Bekar bayan yarımdır, evlenince tam olur. Bekar erkek yarımdır, evlenince tamamen biter." gibi espriler yapardım ama, şimdi açıkça görüyorum ki, bekarlık yıllarımda dağınık bir koşturmaca ile geçen hayatım, evlenince bir tezgahın başına oturup üretime başlamak gibi bir değişim geçirdi ve maddi-manevi ne üretti isem, hep evlendikten sonra oldu.

Burada bir hatıramı paylaşayım: Ulusal Psikiyatri Kongresi'ne son katıldığımda, eski arkadaşlarla görüşme imkanım olmuştu. Dikkat ettim ki konuşmalar daha çok evlilik, çoluk-çocuk gibi konular üzerine oluyor. Ve kim ki evlenip yuva kurmuş; daha huzurlu ve hedeflerini gerçekleştirmiş. "Nasılsın?" diye sorunca gevrek gevrek gülerek "İyii." diyor. Ama kim ki düzenli bir aile hayatı kuramamış, huzursuz, mesleki yönden verimsiz, başıboş dolanıyor. "Yaa, bildiğin gibi işte, bir şey yok, ne olsun?"

O yüzden bekarlara "evlenin" derim.

Evleneceğiniz kişiyi nasıl seçeceğinize gelince:

ÖNCE NE İSTEDİĞİNİZİ BELİRLEYİN

"Ne iş olsa yaparım abi" diyen birisinin, iyi ve uygun bir iş bulması çok zordur. Hatta iş bulması bile zordur. Oysa kişi ne istediğini belirlese, aradığını bilmenin rahatlığı ile çok daha kolayca hedefine ulaşabilir. Evlilik için de böyledir bu. Nasıl biriyle evleneceğine karar vermek, işin yarısını halletmek demektir. Ama bunun için de elbette önce kendinizi tanımanız, ihtiyaçlarınızı belirlemeniz gerekir. İkili ilişkilerde, aile hayatında sizin için önemli olan nedir? Huzur mu, paylaşım mı, güven mi, heyecan mı? Eşinizde vazgeçemeyeceğiniz veya kabul etmeyeceğiniz özellikler nelerdir? Bunların adını doğru koymanız gerekir. En az on cümleyle ihtiyaçlarınızı, beklentilerinizi, şartlarınızı sıralayın; elinizde ve aklınızda bulunsun. Tabii bu istekleri sıralarken abartmayın da lütfen.

Adam arkadaşına sormuş:

-Evlenmiyor musun?

-Beklentilerime uyan birini bulursam.

-Ne istiyorsun?

-Güzel, zeki, dindar, şefkatli ve itaatli olsun.

-Ama abi, birden fazla evlilik yasak.

Fıkra, önerimi unutturmasın ama. Ne istediğinizi belirlemelisiniz mutlaka. 5-10 cümleyle olsun yazın beklentilerinizi. Aramaya başlamadan önce lambayı hazırlamalısınız.

İDEAL BİRLİĞİ ŞART AMA YETMEZ

Dikkat edilecek noktaların başında ideal birliği gelir. Beraber yaşayacağınız kişinin hayatı ne gözle gördüğü, hedefinin ne olduğu ve değer yargıları, üzerinde en çok durulması gereken konudur. Hayat, keyif peşinde, rahat içinde mi yaşanacak, yoksa idealler peşinde, gereğinde fedakarlıkla mı? Çocuklar hangi prensiplere göre büyütülecek, nasıl bir eğitim verilecek? Bu gibi temel meselelerde uyum, iyi bir evlilik için olmazsa olmaz şarttır. Düşünün ki, sizin hayatınızı uğruna feda edebileceğiniz ideallerinize eşiniz ilgi duymuyorsa, sürekli okuyup uygulamaya çalıştığınız kitaplarınızı, eşiniz eline bile almıyorsa, bırakın sevgiyi, saygı bile kalmayabilir.

Bir araştırma okumuştum. "Evlilikte mutluluğun şartları nelerdir?" sorusuna insanların en çok verdiği cevap, 'inanç ve ideal birliği' imiş. (Ardından sevgi ve cinsel uyum geliyor.) O yüzden evlenmeyi düşündüğünüz kişide ilk bakacağınız nokta, aynı idealleri paylaşmanızdır. Yani eşiniz, yolunuzda yoldaş da olabilmelidir.

Tabii "fikir uyumu önemlidir" derken de ölçüyü kaçırmayalım. En önemli noktadır bu, ama tek önemli nokta değildir. Özellikle cemaatler gibi sosyal gurupların içinde olan kişilerin çokça düştüğü bir hata vardır: İyisine-kötüsüne, kişilik uyumuna bakmadan, sırf aynı çizgiyi paylaşan biriyle evlenmek. "Zaten benim fikrimde olanlar hayli az. İdeallerimi paylaşan birisini bulursam, huyuna-suyuna bakmaz, evlenirim." diyenler hayli çoktur.

Ama dikkat edin ki, aynı ideali farklı insanlar farklı biçimlerde yaşayabilirler. Basit bir örnekle, evde oturup kitap okumak, yazı yazmak da bir ideale hizmet biçimdir, sürekli gezip, toplantılara katılmak da. Ama aralarında dağlar kadar fark vardır. Sadece fikir birliğini önemseyip kişilik uyumunu yok saymak gibi bir hataya düşmeyin. Fikirleri size uyanlar içinde, huyu da size uyan birini bulma ihtimaliniz her zaman vardır.

SEVGİ GEREKLİ, AŞK İSE RİSKLİDİR

Klasik bir tartışma konusudur: Evlilikte aşk şart mı, değil mi? Çoğu kişi "tabii ki şart" der. Oysa sevgi şarttır, ama aşk şart değil, hatta risklidir. Hemen itiraz etmeyin, önce isimlendirmeyi doğru yapalım.

Kullandığım anlamda sevgi, karşısındakine ihtiyacını hissetmek, onunla beraber olmaktan mutluluk duymak, eksiklerini de hoş görmektir. Aşk ise onu gözünde büyütmek, neredeyse takıntı haline getirmek, eksiklerini fark etmemektir. Böyle bir aşk, aslında sağlıksız bir ruh halidir. Peki sağlıksız bir duyguyla sağlıklı bir beraberlik nasıl kurulabilir? Depresyon tedavisinde kullanılan bazı ilaçların abartılı aşk duygularını azalttığını biliyor muydunuz? Saplantı düzeyindeki aşk, bir hastalık sayılabilir.

Ama bazı klişelerle, çoğu gençler aşk evliliğini en büyük hayal olarak görürler. Bu gençlerin çoğu, aşık oldukları zaman, karşılarındaki kişinin eksilerini, uyumsuz yönlerini görmez, o coşkulu duygunun esiri olup mantığı bir kenara atar, yanlış evlilikler yaparlar. Aşık olmuş kişi için, sevdiği, dünyanın en mükemmel insanıdır, kusursuzdur, onun için yaratılmıştır, o olmazsa hayat boyu mutsuz olacaktır. Oysa aşk bir duygu olduğu ve duygular da geçici olduğu için, aşk bir süre sonra küllenmeye başladığında, önceden görülmeyen yanlışlar göze batmaya başlar. Coşkuyla başlayan ilişki, hüsranla bitebilir.

Aslına bakarsanız, aşık olan için bu denli riskler taşıyan bu duygu, aşık olunan kişi için bile rahatsız edicidir. Düşünün, siz öylesine bir söz söylüyorsunuz: "İnecek var şoför bey!" Aşığınız "Ne akıcı bir cümle kurdun" diyor; siz sıradan gündelik bir şey yapıyorsunuz, o "Ne kadar etkileyici içiyorsun çorbayı" diyor. Böyle olduğundan büyük görülmek, insanı rahatsız etmez mi? İlişkinin doğallığını, davranışların içtenliğini öldürmez mi?

Zaten bu yüzdendir ki, çılgınca aşık olan kişiler, genellikle aşklarına karşılık bulamaz, acı çekerler. "Delice sevdim, ömrümü verdim" diye başlayan şarkılar, "O beni sevmedi, kıymetimi bilmedi" diye devam eder. Tesadüf değildir bu. Aklı başında hiç kimse, olduğundan büyük görülmekten, hak ettiğinden fazla ilgi görmekten mutlu olmaz (kısa süreli bir zevk dışında).

Üstelik bu tip gerçekçi olmayan sevgiler, abartılı hayranlıklar, yöneldiği kişiye "Ben onun zannettiği gibi mükemmel değilim. Öyle olmadığımı fark ettiğinde ne olacak?" tedirginliği verir. Böyle seven, sevdiğini zorlu bir cendereye sıkıştırır yani. Ve göğe çıkaranlar, hayallerinin gerçek olmadığını görünce, ortada bir yerde kalamaz, bu kez de yerin dibine batırırlar sevdikleri kişiyi. Büyük beklentiler büyük hayal kırıklıklarına yol açar.

O yüzden, siz siz olun, eğer karşınızdaki kişi size olduğunuzdan fazla kıymet veriyorsa, sizi kusursuz görüyorsa, sırılsıklam aşık olmuşsa, ondan uzaklaşın. Dozunda seven, hatalarınızı da gören, ama iyi yönlerinizin hatırına onları hoş gören, sizden abartılı şeyler beklemeyen bir sevgi, çok daha güzeldir.

TEK BAŞINA DA MUTLU MUSUNUZ?

Meşhur atasözüdür: "İki çıplak bir hamama yaraşır." Yani iki mutsuz, birleşince mutlu olmazlar. Eğer siz tek başına mutluluğu bulamamışsanız, bir başkasına dayanarak mutlu olacaksanız, işiniz zordur. Bu 'diğerine dayanma' hali, o hapşırınca sizin 'nezle olmanıza' yol açar, fazla dayandığınızda da 'omuzu ağrır'. O yüzden, eğer bekarken de mutlu bir insansanız, evlenince daha da mutlu olursunuz muhtemelen. Ama eğer bekarken hayatınız sıkıntılı geçiyorsa, evlenince mutlu olma hülyası kurmanız gerçekçi olmaz. Evliliği düşünmeden önce, kendi içinizde bir toparlanma yaşamalısınız. İyi bir evlilik, kötü bir hayatı düzeltmez, düzelmiş bir hayatta iyi bir evlilik yapılır.

Bu sözlerimle bazı hayalleri zedeliyor olabilirim ama, tüm sıkıntıların evlenince mucizevi biçimde geçeceğini zannetmek, çok görülen bir yanılgıdır. Evliliğe bu kadar fazla anlam yüklemek hem mantıksız, hem de risklidir. Karşınızdaki de sizin gibi bir insandır, beyaz atlı prens veya peri kızı değil.

Bu abartılı beklentinin uzun vadede en çok görülen sonucu ise (dediğimiz gibi) evlilik mutluluk getirmezse, bu kez de eşini suçlamaktır. Şu diyaloğu o kadar çok yaşadım ki:

-Çok sıkıntılı ve mutsuzum doktor bey.

-Sebep nedir sizce?

-Eşim. Hep onun yüzünden bu sıkıntılarım.

-Peki bekarken çok mu mutluydunuz?

-Eeee, sorunlarım vardı tabii. Gençliğimde de depresyon tedavisi görmüştüm.

Bu gibi kişiler (hayal ve masalların da etkisiyle) evlenince tüm sorunlarının aniden bitmesini bekledikleri için, sıkıntıların evlenince de devam etmesi, ciddi bir hayal kırıklığına, hatta öfkeye yol açar. Oysa nikahta sadece keramet vardır, mucize değil. Siz tek başına da mutlu olmayı becerin, sonra evlenin derim.

KONUŞABİLMEK LAZIM

Evlilik anlaşmaktır. İnsanlar konuşa konuşa anlaşırlar. Beğendiğiniz kişi, tipiyle, huyuyla, yaşam biçimiyle size çok uyuyor, ama konuşmaya başladığınızda kopukluk oluyorsa, dikkat edin. Dozunda olunca tartışmak bile güzeldir ama, konuşamamak bir felakettir. Onunla konuştuğunuzda zihniniz açılıyor, bir artı bir, üç ediyorsa, çok güzel. Eğer ekstra bir karşılık almıyor ama meramınızı anlatıp onu da anlayabiliyorsanız, bir artı bir, iki ediyor demektir ki, idare eder. Ama onunla konuşurken kendinizi anlatamıyor, onun ne demek istediğini kavramakta da zorlanıyorsanız, yani bir artı bir, iki bile etmiyorsa, işiniz zor demektir. Hayat boyu mimiklerle anlaşamazsınız ki. Onunla konuşamazsanız, ya kendi kendinize konuşmaya başlarsınız, ya da başkalarıyla. İkisi de risklidir.

Burada çok beğendiğim bir sözü alıntılamak isterim: "Evlenirken kendinize şu soruyu sorun: 'Bu insanla yaşlandığımda güzel güzel sohbet edebilecek miyim?' Çünkü evlilikteki diğer her şey geçicidir."

Yani "Mutlaka evlenin. Anlaşırsanız mutlu olursunuz, anlaşamazsanız filozof." diyenlere katılmıyorum. Size muhatap olabilen, zihninizi açan, ruhunuzu zenginleştiren biriyle evlenirseniz, filozof da evliya da olabilirsiniz.

ONU İYİ TANIYIN

Şimdi evlenmeyi düşündüğünüz kişiyi düşünün ve nasıl bir insan olduğunu tarif edin lütfen. Eğer onun kişiliğini en az on cümle ile tarif edemiyorsanız, onu tanımıyorsunuz demektir. Ayrıca bu on cümleyi başta bahsettiğim tercih listenizle karşılaştırmanızda çok büyük bir fayda vardır. Ve onu tam olarak tanımadığınız halde çok hoşlanıyorsanız, bu sizin fark etmediğiniz bir saplantınız ile ilgili olabilir, dikkat edin. Zira bir insanın karşısındakini iyi tanıyabilmesi için, önce kendi problemlerinden arınması gerekir.

Bir örnekle açayım: Diyelim ki siz maddi sıkıntı yaşıyorsunuz. Acilen borç para bulmanız lazım. Bu sırada bir yazarla tanıştınız. Çok ilginç fikirleri var. Son çıkan kitabını anlatıyor. Ama siz onun fikirlerini dinlemiyorsunuz. Çünkü aklınız para probleminize takılmış. Bu haldeyken onu ancak şöyle dinlersiniz: "Acaba kitabı iyi sattı mı? Çok parası var mı? Bana borç verir mi?" Anlattığı fikirleri duymazsınız bile. Yani sizin sıkıntınız, onun söylediklerini algılamanızı, onu tanımanızı engeller.

Aynen bunun gibi, diyelim ki sizin beğenilme, önemsenme konusunda saplantınız var. İnsanların size değer vermediğini düşünüyorsunuz. Bu durumunuzda yalancı ve ahlaksız birisi bile, size aşırı ilgi gösterse, peşinizden koşsa, sürekli övse, sizi kolayca elde edebilir. Saplandığınız konuda derdinize deva olacağını düşündüğünüz bu kişinin, aslında apaçık olan yanlışlarını fark etmezsiniz. Sonra da "Onun böyle biri olduğunu evlenmeden önce anlayamamıştım" diye şikayet edersiniz. "Küçücük çocuklar bile karşılarındaki insanın huyunu-suyunu hissedebilirken, nasıl oldu da onun bu bariz sorunlarını görmediniz?" diye sorulunca da "Bilmiyorum, fark etmemişim." dersiniz. Aslında cevap açıktır: O yönlerine hiç bakmadınız ki. Sizin ilgilendiğiniz tek bir konu vardı: Saplantınız.

O yüzden doğru bir seçim yapabilmeniz için, önce kendi sorunlarınızı bulup çözmelisiniz. Sonra da duru bir gözle karşınızdakine bakıp onu anlamaya çalışmalısınız. Eğer karşınızdakinin huyunu-suyunu yeterince tarif edemiyor, "şu şu yönleri nasıl?" sorularına cevap veremiyorsanız, tekrar bir değerlendirme yapsanız iyi olur. Bu değerlendirmeyi güvendiğiniz kişilerle birlikte yapmanız daha da faydalıdır.

BİLENLERE DANIŞIN

Evleneceğiniz kişiyi tabii ki kendiniz seçeceksiniz ama, fikrine güvendiğiniz kişilere danışmanızın da çok faydasını görürsünüz. Hele aşık iseniz mantıklı değerlendirme yapamayacağınız için, olaya üçüncü bir gözle bakan tecrübeli kişilerin yorumlarını da alın mutlaka. Sizi denk ve uyumlu bir çift olarak görüyorlar mı acaba? Tecrübe, sandığınızdan çok daha önemlidir.

Ancak burada da abartıya kaçmamalı, mutlaka son kararı siz vermelisiniz. Hata yapma korkusu veya kararsızlık sebebiyle, evleneceği kişiyi anne-babasına veya büyüklerine seçtirenlerin, ileride şikayet etmeye hakları olmaz. Çünkü sizin yerinize seçim yapanların da saplantıları olabilir.

Hep söylerim, hayli bağımlı bir toplum olduğumuz ve ilişkilerimizde özerkliğe pek yer vermediğimiz için, genellikle iki uç arasında gidip geliyoruz. Bir yanda çoğunlukla, gençlerin kararlarını onların yerine almak, hayatlarını yönetmeye çalışmak yanlışına düşen aileler var. Diğer yanda da ya boyun eğmiş, sorumluluk üstlenmekten korkan ve her işini başkasının aklıyla yapan gençler, ya da bu baskıyı reddedip ipleri tümden koparan, kendi başına davranıp kimseye danışmayan isyankarlar bulunuyor. Orta noktayı bulmamız lazım.

ONUN AİLESİ NASIL PEKİ?

"Anasına bak, kızını al." sözü boşuna söylenmemiştir. Hele hele yapı olarak ailesine daha düşkün ve bağlı olan kızların, ailelerinin çizgisinden farklı olmaları nadirdir pek sapamazlar. O yüzden özellikle bir erkeğin, evleneceği kızın ailesini iyi tanıması gerekir.

Aileyi incelerken, kişinin anne-babasıyla olan ilişkilerine de çok dikkat etmek gerekir. Zira psikolojik bir gerçektir ki, kız çocuğunun babasıyla, erkeğin de annesiyle ilişkisi, evlendiğinde de sürdüreceği iletişimin temelini oluşturur. Babasıyla mesafeli bir ilişki sürdürerek büyümüş bir kız, eşiyle de mesafeli olacaktır muhtemelen. Annesinin şefkatli ev kadını kimliğini benimsemiş bir erkek, çalışan ya da sosyal yönü kuvvetli bir kadınla mutlu olamaz. Babası kendisine aşırı düşkün bir kızın, eşinden de aşırı ilgi beklemesi veya annesi baskın karakter olan bir erkeğin pasif bir kadınla mutlu olamaması gibi örnekler de sayılabilir.

DOĞRU ZAMANLAMA

Sıkıntılı zamanlarda yanlış kararlar verilir. Eğer bir bunalım dönemi yaşıyorsanız, hayatınızda bağlayıcı olacak önemli bir karar vermeyin. Zira 'denize düşen yılana sarılır'. Biz, depresyondaki hastalarımızı mutlaka uyarırız: "Şu an sağlıklı değerlendirme yapamayabilirsiniz. Kendinizi toparlayana kadar önemli bir karar almayın." Bunalım dönemlerinde öncelikler değişir çünkü. Kapsamlı ve berrak düşünmek pek mümkün olmaz. Depresyonda iken yaşadığı keyifsizliğin etkisiyle, çok hareketli, neşeli birisine aşık olup evlenen bir hastam, hastalığı düzeldiğinde "Ben bu havai, boşboğaz tiple nasıl yaşayacağım?" demeye başlamıştı.

Burada insan ilişkilerine dair çok ilginç bir saptamadan da bahsetmek isterim. Ünlü Psikiyatrist Jung tarafından dile getirilen ve 'senkronisite' (eş-zamanlılık) olarak bilinen kavrama göre, 'bir insanla ilişkinizin frekansı, onunla ilk tanıştığınız gündeki ruh halinizle örtüşür.' Yani örneğin birisiyle ilk tanıştığınızda mutlu bir gününüzde iseniz, onunla ilişkiniz de mutlu olacaktır muhtemelen. İlk tanışma gününüzde sıkıntılı olduğunuz kişi ise, hayatınıza sıkıntı getirecektir büyük ihtimalle.

Evet, alışılmadık bir değerlendirme gerçekten. Ama tanıdıklarınız üzerinde kolayca test edebilirsiniz.

KAÇ YAŞINDA EVLENMELİ?

Doğru zamanlama’ gibi ‘evlenme yaşı’ da önemli bir konu. Cinslere göre konuşursak: Erkekler, yapı olarak daha geç olgunlaşırlar. Kızların 12 yaş civarında ergenliğe girmelerine karşın, erkeklerde bu yaşın 15 civarındadır. Bu olgunluk farkı, yirmili yaşlara da yansır ve yaşıt olan erkeklerle bayanlar arasında, evliliğe hazır olma noktasında belirgin bir fark ortaya çıkar. 20 yaşlarındaki bir erkeğin genellikle 'aklı hala bir karış havada'dır. 25 yaşından küçük bir erkeğin evlilik sorumluluğunu üstlenecek kıvama gelmiş olması, biraz zordur.

Kadınlar ise çok daha erken dönemlerde evliliğe ve anneliğe hazır olurlar. Dolayısıyla günümüzde genel kabul gören 20 yaş civarında evlenmeleri, mantıklı sayılabilir. Tabii bu yaşı eğitim gibi sebeplerle biraz ileriye atmak da mümkündür ama, kişilik fazla kemikleşmeden evlenmekte de fayda vardır kadınlar için. Zira evlilik esnek olmayı, uzlaşabilmeyi, gereğinde taviz verebilmeyi gerektirir. Yaş ilerlemiş, yaşam tarzı oturmuş ise, karşısındakine uyum sağlamak giderek güçleşecektir.

Özetle, ideal olanı, erkeğin sorumluluk üstlenecek, gereğinde eşine güç verebilecek bir olgunluğa eriştiği 25-30 yaşlarında, kadının da kendini ve hayatı tanıyıp, çok da kişiliği kemikleşmeden 20 yaşlarında evlenmesidir. Arada biraz yaş fark olması, ilerideki yıllar açısından avantajlı olabilir.

DÖRT DÖRTLÜK OLMALI MI?

Yukarıda anlattıklarımız, iyi bir evlilik yapabilmek için dikkate alınması gereken bazı faktörlerdir. Bunların hepsinden tam not almak zorunda değilsiniz tabii, ama hepsini dikkate almanız sizin yararınıza olur. Bu dünya Cennet olmadığına ve birçok peygamber bile evliliğinde sorunlar yaşadığına göre, mükemmel bir uyum beklemek gerçekçi olmaz. Evlenmek için illa da dört dörtlük birisini beklemeyin. "Onun bu yönü eksik, bunun şu yönü fazla" derken, sonunda eli böğründe kalıp, hiç olmayacak biriyle evlenenlerden olmayın.

'Dört dörtlük uyum' deyince şu soruyu da sormak isterim: "Dünyanın bir köşesinde, aynı sizin gibi yaratılmış, fiziğiyle, huyuyla, tıpatıp size benzeyen birisi var" desem inanır mısınız? Tabii ki inanmazsınız. Çünkü insanlar, hiçbiri diğerinin aynı olmayacak bir çeşitlilikle yaratılmışlardır. En benzer dediğimiz kişilerin bile, biraz dikkat ettiğimizde pek çok farklılıklarının olduğunu görürüz. Peki o zaman şu soruyu sorayım: "Dünyanın bir yerinde tıpatıp sizin hayalinize uyan birisi var" desem, inanacak mısınız? Buna da inanmayın. Hayaller, idealler, yıldızlar gibidir. Onlarla yolumuzu buluruz ama onlara ulaşamayız. Onların gerçekleşme yeri öteki dünyadır. Bu hayatta bulabildiğiyle yetinmek, bir fazilettir. Konuyu kısa bir formülle özetleyelim: Dört dörtlük beklemeyin, dörtte ikiye de razı olmayın; dörtte üçü hedefleyin.

SÖZLEŞME YAPIN

Eğer tüm bu değerlendirmeler sonunda evlenme kararı aldıysanız, evlilikle ilgili şartları kağıda dökmenizi tavsiye ederim. Çoğu evlilik terapistleri önerirler bunu. Evlilikte uyulacak kurallar, kimin nelerden sorumlu olacağı, hatta hangi şehirde yaşanacağı gibi konuların yazılı anlaşma haline getirilmesinde fayda vardır. Böylece evlilik sırasında olabilecek sürtüşmelerde "benim dediğim mi olacak, senin dediğin mi?" tartışmaları yaşamazsınız. "Burada yazdıklarımız olacak. Ne söz vermiştik? Bak, altında imzamız bile var."

Ve bunun faydası sadece evlilikte çıkan problemlerin çözümüne yardım etmesi de değildir. Esas, çıkabilecek problemleri önceden görmeye ve yanlış bir evliliği baştan engellemeye yarar. O heyecanlı dönemin coşkusu içinde size önemsiz gibi gelen ve "anlaşarak hallederiz, bir yolunu buluruz." diye göz ardı edilen nice uyumsuzluk, bu sözleşme esnasında açığa çıkabilir. Mesela ailelerle ilişkinin düzeyi, edinilecek malların nasıl kullanılacağı, çocuk bakım ve eğitiminde eşlerin payları, özel ilgilere ne kadar zaman ayrılacağı, hatta medyada ne izleneceğine kadar yazın bakalım. Hiç tahmin etmediğiniz itirazlarla karşılaşabilirsiniz.

Karşılaşmadınız mı? Hemen evlenin o zaman. Allah bir yastıkta kocatsın.


Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

KADIN-ERKEK FARKI

Cinsler arasındaki fiziksel farklar, öteden beri tıp bilimi tarafından incelenmiş ve bu konuda birçok eser yazılmıştır. Hatta bazı tıp dalları doğrudan kadın-erkek farkına dayanır; 'Kadın Hastalıkları ve Doğum' gibi. Ama ilginçtir ki, cinsler arasındaki psikolojik farklara dair, bırakın kitabı, bilimsel bir makale bulmak bile çok zordur. Bunun en önemli sebebi, günümüz medeniyetinin 'kadın-erkek eşitliği'ni tartışılmaz bir doğru olarak kabul etmesidir. Ama herkes de gayet iyi bilir ki, erkekler ile kadınlar arasında ruhsal olarak dağlar kadar farklar vardır. Ama ne hikmetse, bu farkları vurgulamak, stand-up gösterilerinde makbuldür de, bilimsel araştırmalarda yasak gibidir. İşte bu tabunun zıddına olarak, bu yazıda cinsler arasındaki psikolojik farklar üzerinde duracağım. Farklılık Sebepleri Öncelikle, insanın bünyesini ve duygularını etkileyen en önemli faktörlerden biri, hormonlardır. Temel cinsiyet hormonları, erkeklerde Testosteron, kadınlarda ise Östrojen ve Pr...

KADINLAR SİZİN TARLANIZDIR

Bakara suresi 223. ayetin meali: "Kadınlarınız sizin tarlanızdır. O halde tarlanıza, dilediğiniz gibi gelin. Kendiniz için önden iyi işler gönderin. Bir de Allah'tan korkun ve bilin ki mutlaka ona kavuşacaksınız. İman edenleri müjdele." Bu ayetin tefsirlerdeki açıklamalarına baktığımızda, genelde şu yorumu görüyoruz: "Kadınlar, çocuk doğurmaları sebebiyle, sizin tarlanız hükmündedirler." İyi de, bu zaten bilinen bir gerçek değil mi? Yani Kur'an böyle tarif etmeseydi, çocukların başka yerde yetiştiğini, leylekler tarafından getirildiğini mi düşünecektik? O zaman neden özellikle ‘tarla’ ifadesi kullanılmış, bunun üzerinde düşünmek lazım. Nedir tarlanın özelliği? Tarla pasiftir, alıcıdır, işlenmesi gerekir. Kendi haline bırakırsanız, yaban otu biter. Ama onu işler ve ekerseniz, ektiğinizin yüz katını verir size. Ve tabii ki bir tarlaya buğday ekip arpa biçmezsiniz. Ne ekerseniz, onu biçersiniz ancak. İşte bu noktalardan, kadın psikolojisine yönelik işaretler...

EŞCİNSELLİK ÜZERİNE

Son yıllarda LGBT hareketinin yaygınlaşması, eşcinsellik konusunu sık sık gündeme taşıyor. O yüzden bu konuya değinmek istedim. Ancak sadece erkek eşcinselliğinden bahsedeceğim. Zira kadınlarda eşcinsellik hem daha nadirdir, hem davranışa etkileri daha az ve perdelidir, hem de evlenince çoğunlukla kaybolur. Konunun tarihçesiyle başlamak adettir. Bu yönelimin ilk çağlardan beri var olduğunu hemen hepimiz biliriz. İlginç olan, çoğumuzun üzerinde konuşmayı ayıp saydığı bu konuda, Kur'an'da birçok yerde açık ifadeler geçmesidir. Demek ki konu, Lut kavmi kadar eski, yok farz edilmeyecek kadar önemli, herhangi bir insanî yanılgı kadar da konuşulabilirmiş. 'Yanılgı' deyince, eşcinselliğin normal mi anormal mi olduğunu en başta ele almak lazım. Gerçi psikolojide neyin normal, neyin anormal olduğuna dair net bir tanım yok ama, somut bilimsel verilerden hareketle normalin ne olduğunu araştıran bir bilim var: Sosyobiyoloji. Bu bilim dalı aslında evrimci bir bakıştan köken alıyor...