Ana içeriğe atla

DEPRESYON İNSANLIĞIN KADERİ MİDİR?


"Depresyon çağımızın hastalığıdır." Bu sözü sıkça duymuşsunuzdur. Acaba gerçekten de depresyon, çağımıza has bir sorun mudur?

İsterseniz önce depresyonun tarifine bakalım: 'Kişinin hedeflerini gerçekleştiremediği, istediklerini elde edemediği, sahip olduklarını da koruyamadığı veya kaybetme ihtimali yaşadığı zaman düştüğü ümitsizlik hali.' Bu tarife bakınca, depresyonun sadece bu çağın değil, tarih boyunca tüm insanlığın derdi, hatta 'kaderi' olduğu bile söylenebilir.

Zira insan yaratılış itibariyle zayıftır, fakirdir, ölümlüdür ve (hayvanların zıddına olarak) böyle olduğunun farkındadır da. Her şeyi isteyen ama hiçbir şeye gerçek anlamda sahip olamayan, her şeyden korkan, incinen ama hiçbir şeye sözü geçmeyen, üstelik en güzel zamanlarında bile geçici ve ölümlü olduğunu, her şeyin bir gün biteceğini bilen bir insanın, depresyona girmesi değil, girmemesi ilginçtir denilebilir.

Bu da çoğunlukla 'kafasını kuma sokarak' olur. Korktuğu şeyleri düşünmemeye çalışır, görünürde sahip olabildikleri ile kendini teselli eder, ölümü ve ayrılığı hatırına getirmez, hayatından zevk almaya çalışır. Ama beklenmeyen darbeler o gaflet perdesini yırttığında, hasıraltı edilmiş korkular, ümitsizlikler, benliği sarar ve depresyon gelir.

Bu noktadan, depresyon neredeyse insan olmanın doğal bir sonucu gibi görünmektedir. Nitekim yapılan araştırmalar (uyku bozukluğu, sık ağlama, gelecekten ümitsizlik, kendine güvensizlik, hayattan zevk alamama gibi) depresif bulguların insanların %60 kadarında değişik düzeylerde bulunduğunu göstermektedir. Bir psikiyatristle tanışan insanların pek çoğunun şaka yollu "aslında benim de size görünmem lazım" demeleri, bu gerçeğin itirafı gibidir.

Peki bu denli yaygın bir sorun olan depresyonla başa çıkmak mümkün değil midir? Bu zayıflık, fakirlik, geçicilik ve ölümlülük dertlerinin ilacı yok mudur? Vardır tabii, arayan da bulur; ama eğer ararsa. Zaten insanların en çok yanıldıkları nokta, bu sıkıntılı durumu çözümsüz zannetmeleri veya üstünde durmamaları, başka şeylerle kendilerini oyalamaya çalışmalarıdır. Oysa bir dert açığa çıktığında çözümü bulunabilir ama, gözünü kapayıp kendini hayallerle avutan birisinin gerçek bir çare bulması imkansızdır.

Ölüm gerçeğiyle yüzleşen, "Evet, ben zayıfım, muhtacım ve ölümlüyüm. Bunlar beni incitiyor. Peki ama bu dertlerin çaresi nerede olabilir?" diyebilen insan, çözüme yaklaşabilir. Bu da muhakkak ki az-çok çile çekmek demektir. Ama zahmetsiz rahmet yoktur ki.

Başka türlü soralım: Depresyona girmiş ve "Her şey boş, istediklerim olmuyor, ters giden olaylar beni yıkıyor, zaten sonunda öleceğiz, bu hayat çok anlamsız." diyen bir hasta mı, yoksa "Boş ver bunları, kafana hiçbir şey takma. Ayağını sıcak tut, başını serin; gönlünü ferah tut, düşünme derin." diyen tesellici mi daha tutarlıdır? Bu kişilerin kafaları gerçeklere çarpınca tepetaklak depresyona yuvarlanmaları kaçınılmaz değil midir?

Aslında hepimiz, duvarları aynadan yapılmış küçük bir odada gibi değil miyiz? Tüm duvarlar ayna olduğundan iç içe geçmiş görüntüler bize geniş bir yerdeymişiz hissi verir ama, ufacık bir bela bizi sarsıp da kafamızı duvara çarptığımızda, aslında daracık bir odada olduğumuzu fark etmez miyiz? Kurduğumuz yalancı cennetin cilası her ölümle, her kayıpla, her hüzünle dökülmez mi?

Lise yıllarımda bir gazetenin magazin ekinde okuduğum bir haberi hiç unutmam. Bir gurup sanatçı 'felekten bir gün çalalım' diye toplanıp pikniğe gitmişler. Akşama kadar süren eğlenceyi uzun uzun anlatan yazı şu cümle ile bitiyordu: "Gün bittiğinde herkes çok üzgündü. Çünkü çok güzel bir gün geride kalmıştı." Ne garip değil mi? En güzel şeyler bile sadece yaşanırken az bir lezzet verip, bittiğinde elem bırakıyor. Lezzetin elde durmaması elem oluyor yani.

Yine hatırlarım, gençliğimde tuttuğum takımın maçlarını radyodan heyecan ve zevkle izlerken en kızdığım şey, spikerin sık sık "Maçın son 15 dakikası.", "Son 5 dakikaya girdik." demesiydi. Zevk aldığım şeyin az sonra sona ereceğini duymak acı veriyordu. Güzellikler daha yaşanırken bile, biteceklerini bilmek, o an alınan zevki bozuyordu. Yani lezzetin sona ereceğini düşünmek bile elem veriyordu insana.

Burada "Tamam kabul, uzatma. Biliyorsan bir çare öner." diyen olabilir, ama problemleri yarım yamalak dile getirip işin ciddiyetini tam kavramadan çabuk çözümler aramanın tehlikeli bir aldatmaca olduğunu unutmayalım. O yüzden biraz daha devam edelim bence. Mesela bir genci düşünelim. Dünyalar kadar sevdiği biri var ve onunla mutlu bir gelecek hayal ediyor. Oysa fark ediyor ki, sık sık dile getirdiği "Sonsuza dek beraber olacağız sevgilim." sözü, tam bir yalan. Ne sonsuzu, gelecek yıla çıkacakları bile şüpheli. O denli sevdiği kişiden er veya geç bir gün kopacak. O zamana kadar da muhtemelen hayallerine tam uymayan, yarım yamalak bir beraberlikle yetinecek. Ve bunları görmezden gelip, tüm kalbini ona bağlayarak kendini teselli etmeye çalışacak. Nereye kadar?

Bir de anne hayal edelim. Uğruna canını bile verebileceği çocuğu, her an bir hastalıkla, bir felaketle karşılaşabilir. Tüm gün yanında bekçilik yapsa bile, ufak bir mikrop o yavrusunu yatağa düşürebilir, sakat bırakabilir veya elinden alabilir. Ne yapabilir bu anne? Kaybetme korkusunu nasıl unutabilir? Felsefecilerden cevap bekliyoruz.

Ama cevap yok. Onların tüm diyecekleri, "Bunlar hayatın acı gerçekleri. Kabulleneceksin. Başka şeylerle meşgul ol, hobiler edin. Başarabildiklerine, sahip olabildiklerine bak; mutlu olmaya çalış vs." O zaman onlara soruyoruz: İdama mahkum olmuş bir kişi, zindanın süslenmesinden zevk alabilir mi? Dünya kadar geniş ve sonsuz bir cenneti isteyen bir ruh, suyu-elektriği bile kesilebilen villalarla kandırılabilir mi?

Ama inanç gözlüğü ile bakan bir insan için, ne bir korku, ne de bir hüzün yoktur. Çünkü sağlam bir inanca sahip olan kişi, sevdiğini Allah için sever. Sevgilisi Allah'ın rahmet ve güzelliğinin bir yansımasıdır. Ve onunla, sonsuz bir hayatta hiç ayrılmadan yaşayacakları ümidini taşır. Yakınları dünyadan alındığında "Ayrılık geçicidir. Öte dünyada kavuşacağız." diye teselli bulur. Şefkat ettiklerini Allah'ın rahmet ve korumasına emanet eder. Bu hayatın belalarını, hastalıklarını ilahi birer ikaz, birer günah temizleyicisi bilir. Dünya malını veya makamını, kazandığında da, kaybettiğinde de kalbini bağlamaz. "Veren de o, vermeyen de." der. "Biz bir sınavdayız, sınavda rahat olmaz." deyip sıkıntıları, zahmetleri hoş karşılar. "Bu dünya bir karalama defteridir." der, düzeltemediği karışıklıklarla zihnini bulaştırmaz, kendi işine bakar. "Mevla görelim neyler, neylerse güzel eyler." der, tevekkül eder. Büyük yanlışlar yapmış ve çok kötü bir hale düşmüşse bile, "Allah'ın rahmetinden ümit kesilmez." der, hatalarına tövbe edip yeni ve beyaz bir sayfa açar. Böylece bu hayatta da gerçek huzuru ve mutluluğu bulur.



Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

KADIN-ERKEK FARKI

Cinsler arasındaki fiziksel farklar, öteden beri tıp bilimi tarafından incelenmiş ve bu konuda birçok eser yazılmıştır. Hatta bazı tıp dalları doğrudan kadın-erkek farkına dayanır; 'Kadın Hastalıkları ve Doğum' gibi. Ama ilginçtir ki, cinsler arasındaki psikolojik farklara dair, bırakın kitabı, bilimsel bir makale bulmak bile çok zordur. Bunun en önemli sebebi, günümüz medeniyetinin 'kadın-erkek eşitliği'ni tartışılmaz bir doğru olarak kabul etmesidir. Ama herkes de gayet iyi bilir ki, erkekler ile kadınlar arasında ruhsal olarak dağlar kadar farklar vardır. Ama ne hikmetse, bu farkları vurgulamak, stand-up gösterilerinde makbuldür de, bilimsel araştırmalarda yasak gibidir. İşte bu tabunun zıddına olarak, bu yazıda cinsler arasındaki psikolojik farklar üzerinde duracağım. Farklılık Sebepleri Öncelikle, insanın bünyesini ve duygularını etkileyen en önemli faktörlerden biri, hormonlardır. Temel cinsiyet hormonları, erkeklerde Testosteron, kadınlarda ise Östrojen ve Pr...

KADINLAR SİZİN TARLANIZDIR

Bakara suresi 223. ayetin meali: "Kadınlarınız sizin tarlanızdır. O halde tarlanıza, dilediğiniz gibi gelin. Kendiniz için önden iyi işler gönderin. Bir de Allah'tan korkun ve bilin ki mutlaka ona kavuşacaksınız. İman edenleri müjdele." Bu ayetin tefsirlerdeki açıklamalarına baktığımızda, genelde şu yorumu görüyoruz: "Kadınlar, çocuk doğurmaları sebebiyle, sizin tarlanız hükmündedirler." İyi de, bu zaten bilinen bir gerçek değil mi? Yani Kur'an böyle tarif etmeseydi, çocukların başka yerde yetiştiğini, leylekler tarafından getirildiğini mi düşünecektik? O zaman neden özellikle ‘tarla’ ifadesi kullanılmış, bunun üzerinde düşünmek lazım. Nedir tarlanın özelliği? Tarla pasiftir, alıcıdır, işlenmesi gerekir. Kendi haline bırakırsanız, yaban otu biter. Ama onu işler ve ekerseniz, ektiğinizin yüz katını verir size. Ve tabii ki bir tarlaya buğday ekip arpa biçmezsiniz. Ne ekerseniz, onu biçersiniz ancak. İşte bu noktalardan, kadın psikolojisine yönelik işaretler...

EŞCİNSELLİK ÜZERİNE

Son yıllarda LGBT hareketinin yaygınlaşması, eşcinsellik konusunu sık sık gündeme taşıyor. O yüzden bu konuya değinmek istedim. Ancak sadece erkek eşcinselliğinden bahsedeceğim. Zira kadınlarda eşcinsellik hem daha nadirdir, hem davranışa etkileri daha az ve perdelidir, hem de evlenince çoğunlukla kaybolur. Konunun tarihçesiyle başlamak adettir. Bu yönelimin ilk çağlardan beri var olduğunu hemen hepimiz biliriz. İlginç olan, çoğumuzun üzerinde konuşmayı ayıp saydığı bu konuda, Kur'an'da birçok yerde açık ifadeler geçmesidir. Demek ki konu, Lut kavmi kadar eski, yok farz edilmeyecek kadar önemli, herhangi bir insanî yanılgı kadar da konuşulabilirmiş. 'Yanılgı' deyince, eşcinselliğin normal mi anormal mi olduğunu en başta ele almak lazım. Gerçi psikolojide neyin normal, neyin anormal olduğuna dair net bir tanım yok ama, somut bilimsel verilerden hareketle normalin ne olduğunu araştıran bir bilim var: Sosyobiyoloji. Bu bilim dalı aslında evrimci bir bakıştan köken alıyor...