Ana içeriğe atla

DEPREM KORKUSU


1999 İzmit depreminden bu yana, deprem korkusu gündemimize kalıcı biçimde yerleşti. Öteden beri yaygın olan yükseklik, asansör, mikrop kapma gibi korkuların yanına bir de deprem korkusu eklendi. Kimi evlerini terk etti, kimi uykularını. Kimi şehrini değiştirdi, kimi yaşam şeklini. Birçok yerde "Deprem korkusunu nasıl yeneriz?" konulu sohbetler yapıldı, konferanslar düzenlendi. İzmit'teki bir konferansa da beni çağırdılar. "Bize deprem korkusunu anlatın." dediler; anlattım:

Korku hissi, hayatı korumak için verilmiştir, hayatı zehir etmek için değil. 10-20 ihtimalden bir ihtimal ile korkmak, mantıklı olabilir. Ama binde bir ihtimalden korkmak, hem mantıksızdır, hem de hayatı azaba çevirir.

Örneğin İzmit merkezinde oturan birini düşünün. 99 depreminde 400.000 nüfuslu şehir merkezinde 4.000 civarında kişi öldüğüne göre ölüm ihtimali %1'dir. O şiddette bir depremin yakın bir gelecekte İzmit'te yeniden olma ihtimali de ancak %1'dir. Bu durumda İzmit'te oturan bir kişinin, kısa süre içinde bir depremde ölme ihtimali on binde bir olur. Bu kadar küçük bir ihtimalle zihnini meşgul etmek, mantıksızdır.

Dediler: "Siz depremi yaşamadınız mı? Çok korkunçtu. Mantıksız olduğunu biz de biliyoruz ama elimizde değil. En ufak sarsıntıda yine o anı yaşayıp irkiliyoruz."

Dedim: Haklısınız, işin bu yönü doğal ve aslında faydalı bir mekanizmadır. Örneğin bir arkadaşım şaka niyetine, aniden karnıma bir yumruk atsa, tabii ki boş bulunurum ve canım acır. Ondan sonra en ufak bir hareketinde "yine yumruk atacak" tedirginliği ile irkilir, kendimi kasarım. İşte deprem gibi travmalar yaşayan insanlarda da bu tür, korunma refleksi tarzında bir tedirginlik olur. Her ufak belirti o anı yeniden yaşatır. Gerginlik, unutkanlık ve dalgınlık gelişebilir.

Hatta şöyle söyleyeyim: Böyle bir felaketten sonra hiçbir şey olmamış gibi yaşamak normal değildir aslında. Normal insan böylesine sarsıcı bir olay sonrasında, uyum sürecinde bazı değişimler yaşar, yaşaması da gerekir. Böylece şok yavaş yavaş sindirilir ve çözülür. Ama eğer bu doğal tepki 1-2 aydan fazla sürmüşse ve hayat düzenini bozuyor, kişiyi ve çevresini rahatsız ediyorsa, artık bu şartlanmayı çözmenin zamanı gelmiş demektir.

"Nasıl çözeceğiz? Yol gösterin." dediklerinde şöyle dedim:

Korku, üstüne gidilerek çözülür ancak. Kaçtıkça korkuyu pekiştirirsiniz. Yok farz etmekle de yok olmaz, düşünmemekle de unutulmaz. Bilinç altınızda yaşar, fırsat buldukça da açığa çıkar.

Örneğin diyelim ki gece evde yalnızsınız. İçeriden bir tıkırtı geldi. "Acaba hırsız mı?" dediniz ama gidip bakmadınız. "Aman boş ver." deyip kendinizi oyaladınız. Oysa o şüphe artık aklınıza girmiştir. O noktadan sonra ufak bir seste bile zıplarsınız; yatsanız uyku tutmaz, uyusanız kabus görürsünüz. Ama içinize şüphe düştüğü an kalkıp tıkırtının geldiği odaya gitseniz, köşe-bucak baksanız, sebebinin belki de komşunun yaramaz çocuğu olduğunu anlar ve rahatlarsınız.

Deprem korkusu da ancak üstüne giderek çözülebilir. Yani evde yatmaktan korkuyorsanız, inadına evde yatmanız gerekir. Ama bunu birdenbire değil, aşamalı olarak yapmalısınız. Örneğin ben de 99 depreminden etkilendim ama, sadece birkaç gün evde yatmadım. Önce günde 1-2 kez 5-10 dakikalığına eve girdim. Sonra arkadaşlarla beraber 1-2 saat evde kaldım. Ardından gündüz vakti evde şekerleme yaptım. Son aşamada da gecelemeye başladım. Tabii evde yattığım ilk geceler sık sık uyanıp avizelere baktım, biraz tedirgin oldum ama en önemlisi, geri adım atmadım. Siz de 'aşamalı duyarsızlaştırma' denilen bu teknikle korkunuzu yenebilirsiniz.

Hatta bu yöntemi her türlü korkuya da uygulayabilirsiniz. Örneğin okul korkusu olan çocukların tedavisinde uygulanan yol da aynıdır. Önce anne çocukla beraber sınıfta kalır. Birkaç gün sonra sınıf dışında beklemeye geçilir. Ardından okul dışında beklemek, sadece okula gidip gelirken eşlik etmek gibi aşamaların sonunda, çocuk okul korkusunu yavaş yavaş yener. Ama en önemli nokta, ne olursa olsun, geçilmiş olan aşamalara geri dönmemek ve taviz vermemektir. Olsa olsa aşamaların geçişi daha yavaş yapılabilir, o kadar.

Salondan birisi "Yok vallahi" dedi, "Bu kadar zora giremem. Ben zaten artık tek katlı evde yaşıyorum, neme lazım? İleride korkum geçerse, belki yüksek binalara da girerim."

Ona şöyle dedim: Hastalıkla (bu düzeyde bir korku artık hastalıktır, fobidir) pazarlık yapılmaz. "Ben geri adım atayım, sen de beni rahatsız etme." denilmez. O korku fırsat buldukça yeni cepheler kazanıp hayatınızı zehir edecektir. Bir gün "Ya buradan fay hattı geçiyorsa, deprem olup içine düşersem?" demeye başlarsanız ne olacak?

Benim Adapazarı'ndan bir hastam vardı. 1967 Adapazarı depreminden sonra sürekli "Deprem olacak, öleceğiz." diye korkuyor, riskli gördüğü yerlerden kaçıyordu. Üstüne gitmeyip çözmezseniz, 30 değil 50 yıl bile bu korku sürebilir.

Biri sordu: "Ne oldu o hastanız?"

Cevapladım: "17 Ağustos'ta vefat etti maalesef. Allah rahmet etsin."

Salondan bir uğultu yükseldi: "Haklıymış korkmakta, malum olmuş kadına. Yazık, zavallı."

Devam ettim: Ama görüyorsunuz, onca korkusu ölümünü engelleyemedi. Hem hepimiz bir gün zaten ölmeyecek miyiz? O hastam 30 yıl korktu da, bunun ona ne faydası oldu? Üstelik o 30 yılın her günü neredeyse korkudan öl. Gelin, mantıksız korkuların hayatımızı zehir etmesine izin vermeyelim. Üstlerine gidip çözelim. Kendi başımıza çözemiyorsak bir uzmandan yardım alalım.

Son söz olarak diyorum ki: İnsanda korku damarı var, inkar edilmez. İster-istemez öyle veya böyle, bir şeylerden korkacağız. Ama bu damarı yerli yerinde ve veriliş hikmetine uygun şekilde kullanmamız lazım. Örneğin bir insan kötülük yapmaktan, günah işlemekten, kalp kırmaktan, cehennemden korkmaz da, onun yerine fareden, depremden, hortlaktan veya müdüründen korkarsa, korku hissini yanlış yerde kullanıyor demektir. Her hissin doğru ve yanlış şekillerde kullanılması mümkündür. Korku da doğru yerde kullanılırsa bir nimettir, insanı maddi-manevi tehlikelerden korur, iyiliğe götürür. Yanlış yerde kullanınca ise hayatı azaba, kişiyi mecnuna çevirir. Korkudan değil, korkulmayacak şeylerden korkmaktan korkalım esas.



Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

KADIN-ERKEK FARKI

Cinsler arasındaki fiziksel farklar, öteden beri tıp bilimi tarafından incelenmiş ve bu konuda birçok eser yazılmıştır. Hatta bazı tıp dalları doğrudan kadın-erkek farkına dayanır; 'Kadın Hastalıkları ve Doğum' gibi. Ama ilginçtir ki, cinsler arasındaki psikolojik farklara dair, bırakın kitabı, bilimsel bir makale bulmak bile çok zordur. Bunun en önemli sebebi, günümüz medeniyetinin 'kadın-erkek eşitliği'ni tartışılmaz bir doğru olarak kabul etmesidir. Ama herkes de gayet iyi bilir ki, erkekler ile kadınlar arasında ruhsal olarak dağlar kadar farklar vardır. Ama ne hikmetse, bu farkları vurgulamak, stand-up gösterilerinde makbuldür de, bilimsel araştırmalarda yasak gibidir. İşte bu tabunun zıddına olarak, bu yazıda cinsler arasındaki psikolojik farklar üzerinde duracağım. Farklılık Sebepleri Öncelikle, insanın bünyesini ve duygularını etkileyen en önemli faktörlerden biri, hormonlardır. Temel cinsiyet hormonları, erkeklerde Testosteron, kadınlarda ise Östrojen ve Pr...

KADINLAR SİZİN TARLANIZDIR

Bakara suresi 223. ayetin meali: "Kadınlarınız sizin tarlanızdır. O halde tarlanıza, dilediğiniz gibi gelin. Kendiniz için önden iyi işler gönderin. Bir de Allah'tan korkun ve bilin ki mutlaka ona kavuşacaksınız. İman edenleri müjdele." Bu ayetin tefsirlerdeki açıklamalarına baktığımızda, genelde şu yorumu görüyoruz: "Kadınlar, çocuk doğurmaları sebebiyle, sizin tarlanız hükmündedirler." İyi de, bu zaten bilinen bir gerçek değil mi? Yani Kur'an böyle tarif etmeseydi, çocukların başka yerde yetiştiğini, leylekler tarafından getirildiğini mi düşünecektik? O zaman neden özellikle ‘tarla’ ifadesi kullanılmış, bunun üzerinde düşünmek lazım. Nedir tarlanın özelliği? Tarla pasiftir, alıcıdır, işlenmesi gerekir. Kendi haline bırakırsanız, yaban otu biter. Ama onu işler ve ekerseniz, ektiğinizin yüz katını verir size. Ve tabii ki bir tarlaya buğday ekip arpa biçmezsiniz. Ne ekerseniz, onu biçersiniz ancak. İşte bu noktalardan, kadın psikolojisine yönelik işaretler...

EŞCİNSELLİK ÜZERİNE

Son yıllarda LGBT hareketinin yaygınlaşması, eşcinsellik konusunu sık sık gündeme taşıyor. O yüzden bu konuya değinmek istedim. Ancak sadece erkek eşcinselliğinden bahsedeceğim. Zira kadınlarda eşcinsellik hem daha nadirdir, hem davranışa etkileri daha az ve perdelidir, hem de evlenince çoğunlukla kaybolur. Konunun tarihçesiyle başlamak adettir. Bu yönelimin ilk çağlardan beri var olduğunu hemen hepimiz biliriz. İlginç olan, çoğumuzun üzerinde konuşmayı ayıp saydığı bu konuda, Kur'an'da birçok yerde açık ifadeler geçmesidir. Demek ki konu, Lut kavmi kadar eski, yok farz edilmeyecek kadar önemli, herhangi bir insanî yanılgı kadar da konuşulabilirmiş. 'Yanılgı' deyince, eşcinselliğin normal mi anormal mi olduğunu en başta ele almak lazım. Gerçi psikolojide neyin normal, neyin anormal olduğuna dair net bir tanım yok ama, somut bilimsel verilerden hareketle normalin ne olduğunu araştıran bir bilim var: Sosyobiyoloji. Bu bilim dalı aslında evrimci bir bakıştan köken alıyor...